Yar Fırtınası

Rüzgarın esyior dışarıda. Tüm sokakları dolanıyor. Kasabanın tüm evlerinin duvarlarına çarpıyor. Bu sensin biliyorum. Kimse farkında değil. Saçlarını mı savurdun yoksa? Ondan mı bu rüzgar?

Ağlıyor musun?
Göz yaşlarının kara dönüştüğü görülmüş şey değil ama olmuş işte. Her yer bembeyaz. Sensiz bir sabaha uyanmıştım yine. Evet, beyazdı toprağın örtüsü. Herkesi kovalamaya başladım sonra...
"Basmayın karlara. Durun.!"
diye bağırıyordum. Deli olduğumu düşünüyordu bütün kasaba halkı ama aldırmıyordum. Sahiden öyle olduğumdan mı yoksa vurdumduymazlık mı, inan ki bilmiyordum.

Ben o kadar "basmayın, o beyaz örtü aslında göz yaşları, ki en masum gözlerden dökülmüştüler" desem de bastılar ve ezdiler. Üstünden arabalar geçti. Nice nice insanlar...

Ve dondu. Buz tuttu canım göz yaşların. Önce beyaz bir örtü oldu toprağın üzerinde sonra saçak saçak buz. Fakat apartmanlardan sarkan saçaklar ağlayışını hatırlattı bana. Belki de o saçaklardan biri kopacak ve hiç tanımadığım, tanımak dahi istemediğim, birisinin kafasını yaracaktı. Hani her bir göz yaşı damlasının benim yüreğimi yardığı gibi. Belki yüreğimde yarlar oluşacaktı. O "yarlar" bir süre sonra "yaralara" dönüşücekti...

Seni düşlemek uçumun kenarında dans etmek gibiydi. Heyecan verici, tehlikeli ve zor.
Neden zor?
Çünkü güzelliğini dimağımda bir türlü oluşturamıyordum. Yüzünü, ağzını, saçlarını, gülüşünü Tanrı'dan başka kimse çizemezdi. Benim yaptığım sadece seni görmediğim zamanlarda görüyormuş gibi yapmaktı. Denemiştim ama becerememiştim. Dimağım gerçekten sefildi.

Bütün gece essen keşke. Bu sensen ya da senin rüzgarınsa... Sabaha kadar bana eşlik etseniz. Çünkü sabah zaten kavuşacağız. Sen aynı zamanda doğan güneşsin. Eğer değilsen saçların neden o kadar sarı ve güzel?
ve parlak?
ve..


Of!
keşke sabah olsa...


Emre C.


Read More!

A.R.O.G - BirYontmaTaşFilmi


Ne zamandır merakla bekliyorduk acaba devamı nasıl olacak G.O.R.A'nın diye...
Merakımız gitti şükür.
Fakat beklediğimiz gibi bir film miydi?
İnsanların sinema salonları önünde sıraya girdiğine, beklediğine değdi mi?

***

Ben filmleri ilk sahneleriyle değerlendiririm. Aslında şöyle ki; bana göre bir film, iyi olup olmadığını ilk sahnesinden belli eder. Bu benim gözlemlediğim bir şey ve bugüne kadar da pek yanılmadım.

AROG da açılışıyla beni tatmin etti açıkçası. Daha ilk sahneden bizi kavrayıverdi. Korkmayın filmden önemli sahneleri anlatıp tadınızı kaçırmak niyetinde değilim. Ama kafanızda fikir oluşturması açısından bazı konulara değinmek istiyorum...

***

En baştaki sorulara toptan cevap vermem gerekirse: DEĞDİ
Hemen belirtmem gerekir ki, bu benim görüşüm. Bazı kişiler GORA'daki etkinin olmadığını, onun yanında sönük kaldığını söylemekteler. Belki GORA kadar etkili değil, evet; ama bir çok yönden etkili bir film olduğunu söyleyebilirim.

Bir filmi ne açıdan eleştirdiğimize de bağlı aslında. Halk için yapılan bir film mi; yoksa sanat için mi...AROG tam bir gişe filmi bunu belirtelim. Gişe filmi ne demek? Gişe filmi, daha çok halkın beğenisine hitap eden, halkın zevklerine uygun, yüksek gişe beklentisiyle yapılan film. AROG bu yaptığımız tanıma tıpatıp uyuyor. Eleştirenlerin beklentisi ne yöndeydi buna da bakmak lazım işte. AROG' da yapılmak istenen buydu ve başarılı olundu. (AROG ilk gün rekoru kırdı. Toplamda rekor kırar mı, bekleyip göreceğiz.)

***

Biraz filmden bahsedersek...

Fragmanlardan da izlediğiniz gibi, Arif kenidini bir anda Yontma Taş Devrinde buluveriyor. Nasıl olduğunu izleyince görürsünüz. İşin en komik yanı Arif'in her ortama ayak uydurma becerisi. İlk filmde de uzaya şıp diye ayak uydurmuş; bununla kalmayıp uzaydan kız kaçırmıştı.(Cekuuu)

Aslında olay gene Ceku'yla bağlantılı. Tam bir sevgi adamı olan Arif ne yapıyorsa Ceku'su için yapıyor. İlk filmde Ceku'ya aşık olan Logar da var gene. Fakat biraz daha farklı.

Film baştan sona güzel esprilerle örülü. Ayrıntılar daha bir güldürüyor insanı. Cem Yılmaz'ın "Bu filme dekoderle gelin" lafı boşa değilmiş. Dediği gibi küfürü minumuma indirmiş. İndiriceğim derken de filmin gazı mı kaçmış, takdir sizlerin artık.

Fragmanlarda da geçen ve benim en çok hoşuma giden esprilerden biri:

-Bir haftada cilalı taş, bir ayda yeni çağ, bu hızla bir aya kalmaz Fransız Devrimine kadar gideriz...

Espri demişken, gene yapılan yorumlarda espri olarak GORA'ya göre zayıf kaldığı iddia ediliyor. Belki doğru belki yanlış. Ama hangi filmde daha çok güldün derseniz inanın cevap veremem. Bence ikisi de oldukça komikti. Ya da şöyle demem en doğrusu sanırım. GORA gerçekten çok komik bir filmdi. Bu daha çok eğlenceliydi. Bayram günü ya da bir Pazar günü ailecek gidilebilecek enteresan, zevkli bir film. Sözün özü verdiğiniz paraya değer.

Alın yanınıza eşinizi, dostunuzu, sıraya girmeye üşenmeyin ve kendiniz görün filmi. Filmden çıkarken içimden şöyle dediğimi hatırlıyorum. Onunla bitirelim ve gidelim...

"Cem Yılmaz iyiki varsın ve sen bu ülkeye daha lazımsın..."

İyi Bayramlar...


Read More!

Şiir Dediğin

şiir dediğin kırk
bilemedin yüzkırk
kelime
dişi kırık
ağzı yamuk
bilhassa benimkiler

şiir dediğin çatlak
hem deli
hem delik
aşk sızıyor
herbir yanından

şiir dediğin can
biraz içimde
biraz nisan
ah mercan!
biraz daha
biraz dahi

şiir dediğin sen
diyelim ki ben
seviyorum desem
gelsem
sonra
öpsem
çok mu yani
çok
mu?

şiir dediğin anne
birnevi karne
duygu notları
dizi dizi
annem kulağımı çekti
ayıpmış sonbaharda sevmek
ah anne!
anne?

şiir dediğin kırk
bilemedin yüzkırk
kelime
yazmak mı?
ne haddime
dokundurmak belki
yumurtanın sarısı
bitti şiirin yarısı
...


Emre C. Read More!

Hastayım....(yine)



nasıl beceriyorum?

1- Sınav Dönemlerinden önce,
2- Doğum günlerimden önce,
3- Bayramlardan önce,

hasta olmayı

nasıl yaa ??

Not: Resim şuradan...
Read More!

Adamın Canı Çekiyor

Adamın canı bazen çekiyor...

Can bu çeker..

Adamın canı bazen şöyle alabildiğine
bağırmak çekiyor
sonsuzluğa seslenmek
yutkunmak yerine küfretmek çekiyor
ayıp da olsa bütün namussuzlara, arsızlara, uğursuzlara..
sayıp dökmek..

Adamın canı bazen gitmek çekiyor
nereye, nasıl ve kiminle olduğu farketmeksizin
sadece gitmek işte..
bir bilinmeze doğru giden meçhul bir yolcu
gidiyor olmayı çekiyor..

Adamın canı bazen şöyle deniz kenarında
bir güzel oturup
aptal aptal
denizi seyretmek çekiyor
dert mi varmış
tasa mı varmış
hayat mı zormuş hiç düşünmeden
öylece oturmak çekiyor

Adamın canı bazen o denize atlamak çekiyor
tuzlu iskelede yalın ayak koşmak önce
sonra denizin serin maviliğine bırakmak kendini
o atlama anındaki ufak adrenalin fırtınaları
küçük kalp atışları
anlık korkular

Adamın canı bazen şöyle mis gibi bir
balık sofrası çekiyor
balığıymış, salatasaymış, dostlarıymış..
neymiş efendim balık susatırmış
halt etmişsin sen..
ha bir de arkasından tatlı olarak
helva çekiyor
vallahi de çekiyor..

Adamın canı bazen dostluk kokan sohbetleri çekiyor
dostluk ama adam gibi
kıvırtmadan, dolanmadan
düm düz
düpedüz çekiyor..

Adamın canı bazen şöyle okkalı bir
Türk kahvesi çekiyor
Hamarat ellerden çıkmış, bol köpüklü..
Arkasından da bir fal patlatılırsa
cabası

Adamın canı bazen sevmek çekiyor
doyasıya
kana kana içer gibi aşk şerbetini
öyle sevmek
ağlamak, sızlamak, özlemek
beklemek
o gelmese de
bilmese de
sevmek çekiyor
sevmelerden en güzelini çekiyor
en masumunu

Adamın canı bazen şöyle delicesine sevilmek çekiyor
ama nasıl anlatsam
hiç sevilmediğimiz kadar
annemizden bile fazla bazen
tükenmek, savaşmak, yorulmak
yoğrulmak
o aşkla
büyümek çekiyor

Adamın canı bazen birşeyler yazmak çekiyor
şiirler mi dersin
hikayeler mi, romanlar mı, masallar mı
neler neler
fakat içten yazmak çekiyor
güldüysek güldürmek
ağladıysak ağlatmak
sevdiysek hissettirmek çekiyor

Ama Adamın canı bazen de susmak çekiyor
susmak
susmak
ve
susmak cancağazım...

Emre C.
27 Kasım 2008 Read More!

Hüzünlü Pasta

Neden bugün bana her gün üzerine basıp geçtiğim merdivenler hüzünlü gözüktü?
Islak oldukları için mi? Sanmam.
Ya da yürüdüğüm yollar, aştığım patikalar, çıktığım yamaçlar...
Hadi hepsini geçtim de geçen uçağa ne demeli ? O niye duygusal katsayımı arttırdı?

***

Bugün 20 Kasım. Bundan 25 sene önce (galiba), serin bir akşamüstü dünyaya gelmişim. Benim doğumumda elektriklerin gitmesi acaba bir işaret miydi ? Doğmasam olur muydu? Peki sonra neden geldi? Niye ya ???

Allah öyle istemiş besbelli. Konu mu dolanıyor yoksa dolanan dilim mi ? Aslında yol boyunca omzumdan hiç inmeyen büyük hüznümü anlatmak istiyordum. Ama bazı zamanlarda olduğu gibi gene anlatmakta zorlanacağım.

İnsan her yaşadığını anlatamaz ki!
O anı yaşıyor olmak lazımdır.
Hissetmek.

Ama gün boyu rahatsız etmişti bu hüzün beni. Yazmasam çatlayacakmışım. (çatlamak? birazdan açıklar belki.)

İçim içime sığmadı iş yerinde. Nasıl da yoğundu bugün anlatamam. Aslında anlatmasam daha iyi, yoksa bu yazı günlük moduna girebilir. Hiç istemem öyle olsun!
Ne olsun? Bu yazının bi türü olsun. Deneme diye kaydetmeyi düşünüyorum ama gerçek deneme yazarları alınabilir. Ne diyelim? Ne diyelim?
Hüzünlü Bir Yazı..nasıl? Bence uygun. Fevkalade hatta..

Buraya kadar yeterince saçmalamışken biraz duralım. Düşünelim...

***

Her yılbaşı ya da doğumgünlerinden sonra kararlar alırız ya, ben de aldım bugün. Geçen yılbaşında, doğumgünümde, bir önceki yılbaşında ve bilimum diğer önemli gün ve haftalarda. Ertesi gün bozmak adetim ise hiç değişmedi. Kararlar alındı. Ertesi güne külleri kaldı. Peh!

Bu sefer alınan kararlar dile gelmedi pek. Düşünülmedi. Alınmıştı. Yaşayıp göreceğim ne kararlar aldığımı. Bu yüzden biliyorum ki onlar gerçekten kalıcı.
Ne gibi kararlar?

Aslında büyük değil bence hiçbiri. Ufak ufak cila vuracağım kendime. Bir usta edasıyla süreceğim cila pastasını en kusurlu duygularıma. Duygusuzlaştırmak değil bu! Onarmak, tamir etmek belki. Herkes yapar aslında bunu. Farkında olur ya da olmaz...

Bugün doğum günüm. Yeni hayatımın da ilk günü. Yeni hayatımda bu deliliğim, çocuksu halim ve duygusal yanım gitmez, kalır. Ne inatçıdır onlar.(kendimden biliyorum)
Gitmesinler de... Belki bu halimden bir tek ben memnunum ama olsun varsın.

Yazının sanki yavaş yavaş sonlarına geliyor gibiyim. Hiç cümle kalmadı havaya savurmak istediğim. Çok hüzün dolu bir yazı yazmak isterken, adeta hüznümü dağıtan bir yaz oldu. Belki de daha güzel oldu.

Doğum günümü kutlayan, kutlamayan herkesin canı sağolsun...

***

Emre C.

Dip Not: Bu yazıyı 20 Kasım'da kaleme almıştım. İşlerimin yoğunluğu nedeniyle bugün yayımlayabiliyorum. Taptaze ve birbirinden güzel yazılarım geliyor. Eve en sonunda internet bağlattım. Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle...


Read More!

Sen de Gidiyorsun

ve sen de gidiyorsun
gönlümden bir bahar gidiyor
kan gidiyor
can gidiyor

ve sen de gidiyorsun
içimden bir martı kaçıyor
martılar gidiyor
balıklara hüzün

ve sen de gidiyorsun
nedense bir kasım sabahı
kasım gidiyor
bir kış kapıyı çalıyor

ve sen de gidiyorsun
üstelik sevdiğimi de biliyorsun
aşk gidiyor
sensizlik miras

ve sen de gidiyorsun
seviyorum diyorsun
ama gene de...
gidiyorsun...

Emre C.
Read More!

Süper Babam



Elleri belki onun kocaman elleri içinde kayboluyordu ama küçük kız bunu umursar gibi değildi. Deniz kenarında salına salına yürürlerken bu koca adamı gerçekten sevdiğini hissetti...

***

Gerçek sevgi nedir bilir misiniz? Herkesi sever olduk son zamanlarda. Hani bir yazımda diyordum ya sevdiklerimize seni seviyorum deme özürlüyüz, diye. Tam tersi sevmediklerimize de bir seviyorum deme huyu peydahlandı.

***

Adama göre minnacıktı. Ellerini bırakmamacasına tutarken onun yüzüne baktı. Nasıl da kendinden emin yürüyordu. Dimdik. Tıpkı bir kurşun asker gibi. Aslan gibi... Biraz ilerleyip bir banka oturdular. Çok klasik bir sahne vardı artık gözlerimizin önünde: Deniz kenarı, oturma bankı ve çifte kumrular. Farklı olan kızın kendisini son derece güvende hissetmesiydi. Belki de onun gibi kızların bir çoğu bu güven duygusuna aşıktılar. Bu yüzden aşık oluyorlardı. Ama nasıl olmasındı? Baksanıza o kocaman elleri hala tutuyordu ve kendi elleri içinde yok gibiydi. Çocuğun yüzünde kızı gerçekten sevdiğini belli eden bir ifade vardı. "Seni herşeyden ve herkesten korurum" der gibiydi. Bu duyguyu nereden anımsadığını düşündü. Düşündü..düşündü...

***

Küçükken babası da onu gezmeye çıkarırdı, bugün olduğu gibi. Aynı kocaman ellere yapışır, zıplaya zıplaya giderdi heryere. O kadar güven içindeydi ki... Yanında babası varken ona kimsecikler dokunamazdı. Aslan gibiydi babası. Onu çok seviyordu. Gerçek sevgi..

Yanlarında anneleri de olurdu ama o en çok babasının elinden tutmayı severdi. Annesinin elleri o kadar kocaman değildi çünkü. Eğer baba-kız başbaşa çıkmışlarsa, gene bugün olduğu gibi, bazen bir banka otururlardı soluklanmak için. Hemen dizine başını koyardı. Saçlarını okşardı o nasırlı, hayat dolu elleriyle küçük kızının. Küçük kız ise gözlerini kapardı.

***

Sizce de gözlerimizi sadece güvende olduğumuz ya da güvende hissettiğimiz anlarda kapamaz mıyız?
Uyku ve ölüm.
Güvende hissetmeden uykuya dalabilir miyiz?
Ya da ölüm acaba bir güven duygusuyla birlikte mi gelir? Belki de tam güvenlik hali...sonsuza dek...
neyse..devam edelim:

***

Demekki küçük kız kendini o kadar güvende hissediyordu ki gözlerini açmak istemezcesine kapatırdı. Kalkıp yürüseler de olurdu, orada sonsuza dek otursalar da. O minik bedeni bile biliyordu bu yılların su gibi akıp gideceğini ve bu koca adamdan bir gün ayrı düşeceğini. Önce üniversite, sonra ayrı şehirde bulduğu iş ve bir gün olacağına inandığı evlilik. Hiç birisi ayırmasaydı, evlilik muhakkak yollarını ayıracaktı. İşte sırf bu yüzden en az babası kadar çok seveceği, kendisini yanında sonsuz güvende hissedeceği birini aradı durdu yıllardır. İşte bulmuştu. Belki bu koca adam da en az babası kadar onu sevecekti. Beraber eski günlerdeki gibi yürüyüşlere çıkılıcak, bugün olduğu gibi bir bankta soluklanılacaktı. Biraz nazlansa kendisine en sevdiği pamuk şekerlerden (hani pembe pembe) bile aldırabilirdi. Dizine başını koyduğunda, o söylemeden, başı okşanabilir, gözlerini kapatabilirdi. Aynı duyguyu vermezdi belki ama aynı güven duygusunu yaratabilirlerdi birlikte. Belki de...

***

Bazı akşamlar, yemeklerde babasını izlerdi. Yorgun argın işten gelen bu dev adam ellerini yıkar - yıkamaz sofraya otururdu. Hiç bir zaman yemeklere laf etmez, afiyetle yerdi. Her seferinde ama her seferinde "Ellerine sağlık karıcığım" derdi. Nasıl da iyi bir insadı ki bu? Nasıl böyle olunabiliyordu? İşçiydi onun babası. Bir devlet işçisi. Elleri nasır doluydu ama yüreği hiçbir zaman nasır tutmamıştı. Belki de hep helal lokma peşinde koşturduğundandır. Evlatlarının boğazından hiç bir vakit haram lokma geçirtmemesindendir. Öğütleri de daima bu yöndeydi koca adamın.

Yemekler afiyetle yenirken, küçük kız babasını izlemeye devam ederdi. Bunu onu rahatsız etmeden yapardı. Yakalansa bile babası ona göz kırpar, yemeğine devam ederdi. Küçük kız kıkırdamaktan ölürdü. Güzel yıllardı. Ömrümün en güzel yılları bunlar olmalı diye düşünürdü. "Daha mutlu olmam imkansız! Kim beni bu kadar sevebilir? Kim bana öyle şevkat dolu bakabilir? Kim beni böyle, olduğum gibi kabul edebilir ki? Hiç kimse.." derdi içinden...

Günler genelde birbirine benzerdi. Klasik bir işçi ailesi. Baba işten yorgun ve aç gelir. Ama sıkıntılarını asla evlatlarına yansıtmaz. O babadır çünkü. Bedeni gibi yüreği kocaman atıyordur ak göğsünde. Yemekler yenir, illaki demlenmiş çay hemen servis edilir. Orta ya da dar gelirli ailelerin en büyük zevklerinden biri, akşamları yemekten sonra, bütün ailecek içilen çaylardır. Hiç bir şey o seremoninin yerini tutmaz. Çocuklar da aldıkları bu mirası devam ettirir. Onlar da evlerinde aynı düzeni tutturmaya çalışırlar. Bir yanları her zaman eksik kalsa da...

Bir yandan çaylar içilirken, en ucuz eğlence kaynağı TV de açıktır. Ailecek sevilen bir dizi oynamaktadır. (belki de süper baba o yıllarda) Herkes kendisine bir rol biçer diziden. Fakat küçük kız babasına asla rol biçemez. Onun gözünde hiç bir baba onun gibi değildir. Asıl süper baba onun babasıdır. Bir keresinde bunu babasına söylediğinde nasıl mutlu olduğu gözlerinde canlanır. Onu dizine oturtmuş ve doyasıya öpmüştür. Acaba onu kim böyle samimi ve içten öpecektir ki? Sahi olabilir mi böyle biri? Var mıdır?

Onun dizinde otururken yüzünü daha yakından inceler. Babası hala televizyon seyretmektedir. Gözlerine bakar. İki simsiyah göz. Devam eder seyretmeye.. kaşları, geniş ve güven verici alnı, tombul yanakları, karakterli çenesi ve burnu. En çok burnunu sever babasının. Kimse bilmez bunu. Babası bile. (belki birgün söyler ona) Minik parmaklarıyla sıktırmaya bayılır. Babası bazen kızsa da genelde ses çıkarmaz bu küçük yaramazlığa. Babasını tümüyle, tüm haliyle sever ama en çok burnunu sever babasının küçük kız. En çok ama en çok babasını sever küçük kız...

***

Gözlerini açtı birden. Bugüne, şu ana döndü. Bir pamuk şeker yeme zamanında ne kadar çok şey geçirmişti zihninden. Ağzını sildi peçeteyle. Dudağının kenarındaki ufacık bir parçayı da yanındaki koca adam aldı. Bu ani dönüş onu üzmemişti; aksine mutlu etmişti. Çünkü ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü bu adamı seçmekle. Onun yüzüne kaydı gözleri. Babasına hiç benzemiyordu. Ama tek bir şey babasınınkini andırıyordu. Burnu...

Sonra elini kaldırdı denize doğru ve parmağındaki yüzüğe baktı. Yaklaşık beş yıldır taktığı yüzüğe... İçi huzurla doldu. Sanki gönlünün ırmakları daha bir dolu dolu akmaktaydı bugün. O ırmaklardaki balıklar daha neşeyle kıvrılmaktaydı berrak sularda. Birden ayağa fırladı ve "Haydi gidelim canım" dedi. "Bizimkiler evde sıkılmıştır."

Kalkıp eve doğru gittiler. Aslında kızlarının güvende olduğuna emindi. Çünkü onu hayatta en güvendiği insana, babasına, emanet etmişti.

Ellerini koca bir adam tutuyordu... O adamı çok ama çok sevmekteydi... Sıcak yuvalarına doğru gidiyorlardı ve evde onları hayatta en çok sevdiği iki insan daha beklemekteydi...

Birden ağlamaya başladı. Bu mutluluk gözyaşlarını yol boyunca akıttı usul usul. Dünyanın en mutlu insanı ben olmalıyım diye geçirdi içinden. Sonra defalarca tekrarladı...çok şükür... çok şükür... çok şükür Allah'ım....binlerce kez şükür...


Emre C.

Not: Resim sahibi belirsiz...

Read More!

Beyaz Duman Tez Ayrılık

Damlayabilmek isterdim avuçlarına..

Avuçlarındaki bu ter, sıcaktan mı yoksa yorgunluktan mı ?

Neyse..

Şimdi neler yapıyorsun acaba ? Hangi şehrin nüfusunu arttırmaktasın ?

Ben ise şimdi, şu anda, oturmuş boş boş etrafa bakınıyorum.

Yağmur yağsam mı yağmasam mı kararsızlığında. senin ağlama öncesi halin gibi. nasıl da tatlı olurdun..

Bakınıyorum ve görüyorum ki karşı evin bacasından gri dumanlar yükseklemkte göğe.

Gri mi beyaz mı ?

Gece için farkeder mi sence beyaz ya da gri olması ? içinden geçiyor olması yeterli değil midir ?

Benim içimden türlü türlü renkte şeyler geçiyor şu anda. ama benim için farkeder ne renk oldukları.

Düşüncelerimin rengi vardır.
Gri düşünceler..
Beyaz düşünceler..
Kara düşünceler
ve mavi düşünceler.

Diğerlerini saymaya luzüm görmedim. canım bunları saymak istedi belki..

Beyaz ve kara düşünceleri az çok anladın. gri nasıldır sence?

Gri düşünceler. Derin mevzu. Anlatması güç. Şöyle desem: "ne beni üzecek kadar karamsar; ne saf bir mutluluğa itecek kadar hoppa"

Bu oldu. Mavi düşünceler vardır bir de. onlar daha da derin. Onları bildik cümlelerle anlatmak güç. Tek söyleyebileceğim, onlar benim mürekkebim..ana fikrim..var oluş sebebim..

Bu da oldu. Güzel. Sevdim...

Seni de seviyordum.

Bir gün gittin.

Hani bırakmak yoktu ya avuçlarımı? Hani sarılmayacaktın başka birisine?

Yalan.

Tıpkı senin gibi.
Koca bir yalansınız. Sen ve ruhun.
Sizi artık sevmiyorum.
Bu daha güzel oldu. Oh canıma değsin...!

.. Read More!

Ruhumun Kristal Kırılganlığı


Ruhumun krsital gibi çok kırılgan oılduğu dışarıdan bu kadar belli oluyor mu? Belli olsa bile ben nasıl oluyor da hep onu kırabileceklerle tanışıyorum. Ne kadar salağım ya da salak taklidi yapıyorum. Belki de birilerinin dediği gibi bu acıdan, devamlı ''kırılma - tamir etme'', halinden besleniyorum. Olabilir mi?

***

Yanımda o vardı geçen gün. İnanılmaz öyle deği mi? Kabul ediyorum abartma huyum var. Ama onun yanında nefes alıyor olmak bile ne büyük şans benim için. Bugün de buluşsaydık onun gözlerine bakıp bir kaç şey söylemeyi düşünüyordum. Günlerdir prova falan yapıyordum. Bayramda şiir okuyacak çocuklar gibi heyecanlanlıydım. Kim bilir, sözleri de unutacaktım belki de. Ona bir şiirimde şöyle demiştim. Seninle susmak bile güzeldi. Ama geçen gün konuştuk. Nelerden konuştuğumuzun bir önemi yok. Havadan sudan işte. Hem yanımızda başkası da vardı. Zaten ben çağırdığım için değil, tesadüf oraya uğrayacağı için karşılaştık. Ben çağırdığımda gelmedi! Ya gerçekten çok yoğundu, ya da benimle görüşmek istemiyordu. Bir önemi yok artık. Ben dün ona gitme, yani bu şehirden ayrılma ki; son bir kez daha görüşelim demiştim. Ama gitmiş... olsun...

Geçen sefer öyle uzun uzadıya bir sohbet olmadı. Ne konuştunuz derseniz zorlanırım anlatmakta. Ben onunla ilgileniyordum o sırada. Kimse farketmese de ona bakıyordum. Gözlerine... Yüzüne... Saçlarına... Gülümsemesine...

Gözleri gerçekten bal rengiymiş. Tam da tahmin ettiğim gibi. Şöyle düşündüm. Dünyanın en değerli arıları gece gündüz en nadide yerleri dolaşmışlar, yüzyıllarca uğraşmışlar ve onun gözleri oluvermiş. 2 tane bal rengi göz. Benim için dünyanın en güzel gözleri...Yüzü ay gibi parlaktı. Hava karardıkça aydınladı etrafımız. Ona bakamaz oldum bir süre sonra. Korku, heyecan ve tutku birbirine girmişti. Korkum o yüze bir ömür boyu bakma isteği doğmasındandı...(imkansızdı biliyordum)!

İmkan olsaydı o akşam onun okyanus koyusu saçlarında boğulmak isterdim. Ya da yaşamak o saçların kokusuyla sonsuza dek. Gerçek olamayacak kadar güzel geliyordu bana herşeyi.

***

Gözlerinin içine bakarak ''seni seviyorum'' demeyi çok isterdim. Bazı şeyler için geç kalmış sayılmam ama senin için bu cümlenin bir önemi olduğunu zannetmiyorum. Nereden bildiğimin bir önemi yok. Aslında gitmiş olman bile bir gösterge buna. İsteseydin kalırdın. Oysa ki ''Gitme'' demiş olmama rağmen gittin. Sen bilirsin...

***

Bu şehirde sevdiğim başka şeyler de var. Bizzat şehrin kendisine de aşığım. Ama buraya senin için gelmiştim. Bunu anlamak için daha zamanın var sanırım. Anladığın zaman buralarda olmayabilirim. Ya da olabilirim de. Zaman gösterecek... Sesin tahmin ettiğim gibi. Yumuşacık. İnsan saatlerce dinleyebilir o sesi. Gerçi ben daha çok konuştum ama duyduklarım bana yeter. Zaten büyük umutlarla gelmemiştim buraya. Büyük umutlar beslemeyi, elimdeki balonu gökyüzüne uçurduğum gün bırakmıştım. Umutsuz yaşanmaz ama yaşanıyor da. İşte böyleydi. Seni bir kez olsun görmek yetmişken sen bana sohbet imkanını bahşetmiştin. Bu büyük lütufla beni dünyanın en mutlu insanı yaptın, billmelisin.

***

Bu şehirde bir şeyler var. İnsanı aşka davet eden. Nasıl oluyor da buraya geldim geleli aşk düşünüyorum? Boşuna şarkılar bestelenmemiş, şiirler yazılmamış bu kent için. Ama evimi de özledim. Bu da bambaşka bir duygu. Burayı seviyorum ama gitmem de gerek. Aileme, odama, kitaplarıma ve asıl şehrime dönmem gerek. Her geliş - gidişimden sonra biraz daha büyümüş olarak dönüyorum. Gene öğrendiklerim var. Tekrarlamayacağım şeyler, aldığım minik kararlarım var. Dualarım daha samimi, daha içten. Gözyaşlarım daha kuru. Rüyalarımsa daha berrak..

***

Sen bilirsin. Eğlenmek için gitmiş olabilirsin oraya. Biz de eğlenebilirdik. Bakma böyle duygusal yazılar yazdığıma. Komik ve eğlenceli biri olduğumu az çok biliyorsun. O halde neden gittin? Neden!? Şart mıydı gitmen? Burada canın sıkılıyorsa işte bak ben geldim. Kimsenin sevmediği kadar sevmeye, özlemediği kadar özlemeye hazırdım üstelik. Neyimi beğenmedin? Neydi iten seni? Ya da bambaşka birşey mi? Mecbur muydun? Çok soru sordum. Cevaplarını alamasam da olsun. Demiştim ya: Seninle susmak bile güzeldi...ya o akşamdan sonra ???
...
..
.

Seninle susmak bile güzeldi
Susup oturmak
Kalkmak yürümek


Seninle konuşmak da güzeldi
Gözlerinin içine bakmak
Bir kez daha hayran olmak

Seninle sadece olmak güzeldi

Çünkü..

Sen güzeldin
Ben güzeldim
Şehir bir başka güzeldi...

_________________________

Dip Not: Bu yazı eski bir yazıdır. Arşivimi kurcalarken rastladım. O dönemde yayımlamamam gerekliydi. Fakat herşey çok değişti. Artık bir mahzuru yok. Bu yazı, hiçbir şekilde şuanki duygularımı yansıtmamaktadır. Belirtmek istedim sevgiyle kalın...Yeni yazılarım sırada...

Read More!

Özgürlük

kendi cümlelerini kurabilmeli insan
taptaze fikirler üretebilmeli
hergün yeniden doğmalı insan
dopdolu yaşayabilmeli
düşünebilmeli
yazabilmeli
söyleyebilmeli
ama özgürce
ama özgürce

Emre C.

Read More!

Gelmemiş Sevgiliye Mektup

Canım,

Sana şimdiden böyle seslendiğim için umarım bana kızmıyorsundur. Ne yapayım seni çok seviyorum ve bunu saklayamıyorum. Daha tanışmadık seninle. Nerede, ne şekilde ve ne zaman tanışırız, Allah bilir ama bir gün olacak bunu biliyorum. Sen "O" olacaksın. Bayan doğru'sun sen ve beni sonsuza kadar seveceksin. Beni çok seveceksin ve sonsuza dek.. Bunu da dile getireceksin zaten.

Nasıl oluyor bilmiyorum ama hissediyorum bunları. Hislerime güvenmem gerektiğini de söyleyeceksin. Onları eğitmeliyim değil mi? Ayrıca senin hislerin de kuvvetli olacak. Uzun konuşmalarımız olacak hisler üzerine. Bir çok konuda uzalaşma sağlayacağımıza inanıyorum. Seni özlüyorum biliyor musun? Seni tanımadan özlüyorum. Gözlerin renkli olacak. En kötü ela. Benimkiler gibi düz açık kahve olmayacak ama sen benimkilerin daha güzel olduklarını iddia edeceksin. Sen ne söylesen bana şiir gibi gelecek. Sana binlerce şiir yazacağım. Başka konuda yazmak istemeyecek kalemim. Susup kalacak adeta. Ama mevzu sen olunca çağlayacak kelimeler ve sanat kokacak mısralar. Senin gelişinle sanat da eteğine yapışacak.

Benim maviyi sevdiğim gibi sen de seveceksin ama en sevdiğin renk kırmızı olacak. Siyah ve beyazı da çok seveceksin. Benim tuttuğum takımı tutacaksın ya da beni çok sevdiğinden tutar gibi yapacaksın. Beni üzmek istemeyeceksin. Çünkü sen biz tanışana kadar çok yorulmuş olacaksın. Huzuru ararken beni göreceksin. Belki tanışıyor olacağız ve birden farkedeceksin beni veya yeni tanışmış olacağız. Ama sana da garip gelecek ki; biz birbirimizi çok eskiden beridir tanıyormuşuz gibi olacak. Sana huzuru altın tasla sunacağım. Kana kana içeceksin. Süslü laflarıma biteceksin. Ağlayacaksın bazen şiirlerimi okurken. "Bunlar gerçekten bana mı ait, benim için mi yazılmış" diyeceksin, ben ise koskacaman bir evet diyeceğim nehir gözlüm. Seni sevdiğimi söyleceğim kulağına. Çok sessiz söylesem bile tüm evrenin ruhu hissedecek bunu ve huzur dolacak o da.

Ay ışığı güzel saçlarında parıldarken, ellerimi bırakmak istemez gibi tutacaksın. Sana çok sevdiğim şairden şiirler okuyacağım. Sen ise benimkilerden bir tane isteyeceksin. Utanacağım. Bu utangaçlığım sana sevimli gelecek. Daha çok utanacağım. Sokak köşelerini döneceğiz. Ya kimseler olmayacak dışarılarda ya da bize kimse yokmuş gibi gelecek. Birden bir rüzgar esecek. Hafif üşeyeceksin. Bana yanaşacaksın. Ben ise içimden Tanrı'ya şükürler edeceğim. Seni bana hediye olarak verdiği için. Seni haketmediğimi bilsem de gene de mutlu olacağım. Ben işte canözüm o an mutlu olacağım. Sen bana yaslanmışken, rüzgar eserken, ay tepemizdeyken ve ben Tanrıya şükrederken...

Mutlu günlerimiz de olacak, kötü günerimizde.. Ama biz iki iyi arkadaş olacağız. Hayat arkadaşı. Evlenir miyiz, şuan bilmiyorum ama bunu çok isterim. Çünkü sen O'sun. Yıllardır aradığım güzel gözlü kız ve bana bir el tutma mesafesi kadarsın. Çok kibarsın ve yumuşak huylusun. Sesin de çok güzel söylemem gerek. Ara ara şarkılar söyleceksin ve hayranlığımı kat ve kat arttıracaksın. Sesini nadir de olsa yükselteceksin bana. Kavgalarımız da olacak. Onlar da aşkımız gibi büyük olacak. Bir kavga sonrası ben sinirden kendimi evden sokağa atacağım gecenin bir yarısı. Sen bana ne kadar kızgın olsan da perdenin arkasından nemli gözlerle beni izleyeceksin. Merak etmeden duramayacaksın. Dönüş saatim geciktikçe kendini yiyeceksin. Pişman olacaksın. Ben eve dönünce boynuma atlayacaksın. Benim de sinirim geçmiş olacak ve ben de sıkı sıkı sarılacağım sana. Gözyaşları içinde öpüşeceğiz..

Bilmiyorum. Sen olur musun? Seninle yollarımız kesişir mi? Acaba kesişti mi? Yoksa seni ıskaladım mı? (Allah'ım lütfen böyle olmasın) Sen bana gelene kadar, ben sana kavuşuncaya dek şimdilik hoşçakal. Seni şimdiden çok özledim canım..

Seni seven ve hep sevecek biraz deli, biraz dolu çocuk Emre'(n)
nokta.


Read More!

Kış



Kış gelse

Kar yağsa

Annemdir kar

Üstümü örtse

Emre C.

Not: Resim şuradan...

Read More!

Vallahi Vakti Gelmiş

Eğer..

  • Birşeyler anlamsız geliyorsa...
  • Herşeyin tam gibiyse ama gene de yarım gibiysen..
  • Bazı şarkılar sebepsiz seni ağlatıyorsa..
  • Sık sık uzaklara dalıp gidiyorsan..
  • Kendini bazen bir "ot" gibi hissediyorsan..

vakti gelmiştir...

çık dışarı

ve

aşık ol çocuk..


Read More!

Ben Kimim ?

ben kim miyim?
yüzümdeki çocuksuluğa bakarak aldanan
bir çok kişiyi kovalamış biriyim ben
yüreğimin arka sokaklarında

ben kim miyim?
sözlerime bakarak aldanan
bir çok kişiyi hırpalamış biriyim ben
silgi kokan münazaralarda

ben kim miyim?
yüreğime bakarak aldanan
bir çok kişiyi
yüreğime bakarak dadanan
bir çok kişiyi
çok kişiyi
sevmiş birisiyim ben

ben kim miyim?
siz benim kim olduğumu ne yapacaksınız?
asıl siz kimsiniz?
kimsiniz?

Emre C.


Read More!

Dinleyenim Olur Muydu ?


yazamıyorum

bu yazamama hali nasıl anlatılır?
durdum
saatlerimin pili mi bitti yoksa?
yoksa zembereklerim mi bozuldu...?
bilmiyorum
takatim yok
takat ne demekse?
iki kelimeyi bir araya getirsem öleceğim sanki
ya da sadece yorgunum
üşüdüğüm de söylenebilir
aşk yorganları çoktan satılmaz oldu bu civarlarda
almaya ne param vardı zaten
ne de geçmekteydi bizim paramız bu yurtta
sözüm kısaydı aslında
iki lafla anlatabilirdim derdimi
dinleyen olur muydu
sahi ya dinleyen olur muydu ... ???

Emre C.

Read More!

Emre Zaman Makinasına Binmiş "Ya Nasip" Demiş


"Çeyizi düzmüş
Kimi bekler
Köşede durmuş
Dönmek ister

Güzelim baksana
Adımı sorsana
Allahın aşkına
Şu ateşi yaksana.."


***

Gelin ata binermiş ya nasip dermiş; ben de zaman makinasına biniyorum ve ya nasip diyorum. Amacım Türk Pop müzik tarihinde gezinmek. Bunu yapmaya beni iten Yalın'ın bir klibi oldu. Son yıllarda herkes birçok şarkıcının çıktığını, kalitenin düştüğünü savunurken; ben ise kalitenin giderek arttığı kanaatindeyim. Mesele Batı Tınısına yaklaşmak ya da, onların müziklerine yakın müzikler yapmak da değil. Kaldı ki bence kalite sadece müzikte değil, güftelerde yani şarkı sözlerinde de var. Hadi biraz gezintiye çıkalım öyleyse..

İnternette biraz araştırma yaptım. Ama eğer araştırıp okuyacak olursak zaten o yıllar herkesin aklına geliverir. Mühim olan zihnimizde neler kalmış, o mühim. Yorgun dimağımın karanlık dehlizlerine gözü kapalı dalıyorum. Zamanda yolculuğa zihnimde çıkıyorum. 90'lar Pop deyince aklıma ilk Mustafa Sandal'ın "Bu Kız Beni Görmeli" şarkısı geliyor. Aslında ilk atılımı yapan o değil. Hani kıvılcımı çakan. Bu isim kim diye bakacak olursak tabi ki Hakan Peker. Efsane albümüyle ortalığı kasıp kavurmuştu hatırlarsınız. Sonra Tarkan var. O acemi hallerinden şimdiki geldiği noktaya bakarsak ne büyük değişimler yaşadığını anlayabiliriz.

Benimle oynama
Söyledim sana
Şansını zorlama
Uğurlar olsun

Burak Kut bu şarkıyı söylerken sene de 1994'ü gösteriyordu. Popüler müziğin "Bebek Yüzlü" yakışıklısı Kut kısa zamanda genç kızların gönülerindeki tahtlarda yer kapmaya başlamıştı bile. 94 yılına kadar Levent Yüksel, Nazan Öncel, Suat Suna, Bendeniz gibi isimler yerini çoktan almış olacaktı. Bu isimlerin albüm çıkarma zamanlamaları arasında ya bir ya iki yıl vardır. Ne cereyan etmişse yakın zamanda olmuştur. Bu yüzden patlama denilebilir. Aynı zamanda o yıllarda yapılan kaliteli işler, dinleyenler açısından da yeterli ilgiyi görmüş, albümler peynir - ekmek gibi satılır olmuştur. Durumu albüm almaya yetmeyenler ya da isteksiz olanlar, "kasetçi"lere koşmuş ve albüm doldurtmuşlardır. Şimdiki teknolojinin t'sinin olmadığı o yıllarda Radyolar çok çok önemliydi. Video Müzik kanallarının doğuşuna kadar da yerini korudu. Gerçi Radyonun hala kemik bir dinleyicisi vardır. Konudan uzaklaşmayalım. Hemen bir parantez de Yonca Evcimik'e açalım. Gene en büyük patlamayı bu yıllarda yapan Evcimik, özelliklere gençlerin büyük beğenisini toplamıştı. Şarkı sözleri genelde akılda kalıcı, pek mantık barındırmayan cinstendi ama çok sevildiği bir gerçek. Belirtmekte yarar var hatırladığım kadarıyla o furyada istisnalar dışında sözler hep "akılda kalıcı" olmaya yönelikti. Şimdiki kaliteden kastım bu. Buraya döneceğiz...

Klibinde koşan adam desem? Hemen Mirkelam aklınıza gelir değil mi? Zamanda ilerleyoruz ve ilerledikçe görüyoruz ki piyasa kızışmış, rekabet almış başını gitmiş. Piyasaya girmek için ya çok etkili bir albüm ya da tarz gerekir olmuş. Mirkelam da bunu yapanlardan biriydi. Klibinde kan-ter içinde kalıncaya dek koşmuştu. Şimdi olimpiyatlarda madalya sıkıntısı çekiyoruz ama Mirkelam'ın o yıllarda keşvedilmesi gerekirdi bence. Çünkü bence o klipte rahat 40km koşmuştur. O koşadursun hemen uzun saçlarıyla, sanatçı bir aileden gelen birine kaysın buğulu bakışlarımız. Kenan Doğulu. Gerçek değeri o yıllarda hemen anlaşılmasa da bugün ne kadar doğru işler yaptığı anlaşılıyor. Yavaş yavaş yükseldi ama yerini gerçekten sağlamlaştırdı. "Yazmışsa Bozmak Olmaz", "Sımsıkı Sıkı Sıkı", "Yaparım Bilirsin", "Hiç Bana Sordun mu", "Kandırdım" o yıllarda beğenerek dinlediğimiz şarkılarından birkaçı.

Güneş, kumsal, deniz üçlüsü. Hepimizin sevdiği şeyler. Kumsalda gençler bir araya geldi mi, hemen ateş yakılır ve gitarıyla birisi şarkılar söylemeye başlar. Günümüzde de hala sürer bu sevilesi gelenek. O kumsalda söylenen şarkılar da genelde "Haluk Levent", "Yaşar" ve "Ege" şarkılarıdır. İşte bu üç isim de çıtayı yukarılara taşıyan isimler. Ortak yanları ise şarkılarının buram buram aşk kokması. 2000'lere yaklaştıkça artan rekabetle birlikte güzel yapımlar da artıyordu. Şarkı sözleri giderek daha şiirsel, daha sanatsal bir hal almaktaydı. Bu da dinleyenlerin kulak zevkine daha çok hitap eder olmuştu. Aslında Haluk Levent Türk Pop müzik sanatçısı sayılmayabilir. Fakat dinleyen kitlesi açısından bakarsak belki katılabilir. Ama sound itibariyle "Anadolu Rock" türüne daha yakın. Rock müzik belki başka bir yazının konusu olabilir. Ama ben severek dinlediğim ve gelişimine bizzat tanıklık ettiğim müziği anlatmaya devam etmek istiyorum. Ayrıca Haluk Levent ilk zamanlarda daha Pop tarzına yakın şarkılar yapmaktaydı.

Bu şarkışları aşk kokan sanatçılar gönüllerdeki telleri titrete dursun günümüze yaklaşırken, Harun Kolçak, Candan Erçetin, Doğuş, Atilla Taş gibi birbirinden farklı ve hevesli isimler kendilerine yer açmaya çalışacaklardı. Harun Kolçak'ı uzun saçlarından, Atilla Taş'ı Ham Çökelek'inden, Candan Erçetin'i bir klibinde sandalyeye ters oturup şarkı söylemesinden, Doğuş'u da ilginç hayat hikayesinden tanıyacaktık. Daha ismini bile unuttuğumuz bir çok şarkıcı, sanatçı gelip, geçecekti. Bu patlamalar, alçalmalar, yükselmeler içinde tek bir ismin yeri asla tartışılmayacaktı. Sezen Aksu.

Minik Serçe'miz kariyeri boyunca onlarca albüm çıkaracak, yüzlerce şarkıya imza atacak ve hepsi de hit olacaktı. Birçok şarkıcıya bestelerini verecek, yetiştirecek, vokalistleri de ünlü şarkıcılar haline gelecekti. Bu Pop tarihimizde yerini alan, parlayıp - sönen, ya da hala var olan sanatçıların hepsinin gözünde Sezen Aksu'nun yeri apayrıdır ve tartışılmaz. Türk Pop müziği denilince akla ilk gelen/gelmesi gereken kişidir o. Yaşayan bir efsanedir. Onun şarkılarıyla aşık olmuş, ağlamış, üzülmüş, ayrılığı tatmış bir nesiliz belki de birçoğumuz. Hiç sıkılmadan dinledik ve dinliyoruz. Sen bir tanesin Sezen...

Türk Pop müziği o patlamadan sonra belli bir süre durgunluğa geçecek ve belki de kendini hazırlayacaktı. Teknoloji heryere girer olmuş ve albüm satışları azalmaya başlamıştır. Ama en başta da iddia ettiğim gibi kalite gittikçe artmaktaydı. Kimiler 70'leri, 80'leri mumla ararken, ben ve benim gibiler de bu durumdan oldukça memnundu. Kabul ediyoruz bazı şarkılar günü birlikti ya da mevsimlikti ama güzel olanlarının sayısı da çoktu. Türk Pop müziğinde 90'larda patlamaya sebep olan isimler, Tarkan, Mustafa Sandal, Sertab Erener, Kenan Doğulu, Mirkelam, Yaşar..vb hala albümler çıkartacak, hayran kitlelerini arttıracaktı. Ayrıca bu isimlere Kıraç, Yalın, Emre Aydın, Ferhat Göçer, Hande Yener, Emre Altuğ, Keremcem, Sıla gibi günümüze kadar uzanan isimler eklenecekti. Demet Akalın gibi hiç de az seveni olmayan isimler sürpriz çıkışlar yakalayacaktı.

Artık yazının sonlarına yaklaşırken bir ismi es geçtiğimi farkettim. Aslında saymaya kalksam yüzlerce isim var ama ben aklıma gelenleri, sevdiklerimi ve damga vuranları yazmaya çalıştım. Ama bu ismi unutmamalıydım. Öyle ya da böyle, seversiniz ya da sevmezsiniz albümleri en çok satanlar arasında yer alan birisi. "Karabiberim", "Yaz Yağmuru", "Zakkum", "Gamzelim", "Kanasın", "Ben Adam Olmam" gibi şarkıların hem bestecisi hem söz yazarı. Ayrıca başka sanatçılara verdiği şarkılar da hit olmuş bir isim. Sezen Aksu'dan sonra en çok besteleri alınan isimlerden birisi. Son olarak Nefes - 2008 albümüyle piyasada yerini alan Serdar Ortaç. Kimi şarkı sözlerinde bariz mantık hataları bulunsa da Türk Pop müziğinde adı unutulmazlar arasında yerini çoktan almıştır.

***

İçim sızlıyor doğru
Ama sana git demekten başka yol mu var
Onların doğrularıyla büyürken
İçine hayat çekmek değil kolay
Sesim çıkmıyor doğru
Ama bağırsam kime ne faydası var
Bedelli mutluluklar düzeninde
Yüreğe güvenmek değil kolay
Gerçeğin kenarından hayatın düzenine
Bir yol bulup ben akamadım
Bugün budur pencere yarın kışla yüzleşince
Çok üzgünüm kalamadım...

İzlediğim klip, bu şarkınındı(Herşey Sensin - Kalamadım). Bana bu kadar çok şey yazdıracağını bilemezdim tabi ama iyiki de yazdırdı. Zamanda hoş bir yolculuğa çıkarmış oldu beni. Yalın'ın ilk çıktığını hatırlıyorum da herkes sesine hayran olmuştu. Çok farklı gelmişti bize. Sonra "Zalim" şarkısı... O albümündeki diğer parçalar da çok çok iyiydi ve artık düzenin değişmekte olduğunu göstermekteydi. Çünkü artık tek şarkılık albüm devri bitmişti. Tabi yapanlar gene yaptı ama bunun cezasını unutularak ödediler. Yalın için de tek albümle kalır, unutulur gider diyenler oldu ama, ilk albümden sonra çıkardığı albümlerle kendini kanıtlamış, bir nevi sınıfını geçmiş oldu.

Son olarak, gitmeden önce severek dinlediğim iki isme daha yer vermek istiyorum. Ferhat Göçer ve Emre Aydın. Yalın, Göçer ve Aydın'ın bütün parçalarını ayırt etmeksizin severek dinlerim. Çünkü hepsinden alınacak ayrı bir tat, çıkarılacak ayrı bir ders vardır. Sözlerin güzelliği bir yana müzikleri de bambaşka lezzettedir. Umarız ki bu çizgide devam ederler ve biz sevenlerini sevindirmeye devam ederler...

Sevgilerimle,
Emre C.

Dip Not: Bu yazıda bana katkı sağlayan Wikipedia'ya ve Türkpopmuzik.net'e binlerce kez teşekkür ederim. Onlar bunu bilmeyecek ama olsun :)

Bugün ne kadar güzel bir gün değil mi ??
Bence öyle...
Hadi gidin artık..ben de gideyim..yemek yiyeceğim..zamanda yolculuk acıktırdı ;) görüşürüz..


Read More!

Beraat Kandili




“Şu beş gece vardır ki, onlarda yapılan dua kabul edilir: Recep ayının ilk Cuma gecesi Şaban ayının 15. gecesi, Ramazan ve Kurban bayramı geceleri ve Cuma geceleri.”

İşte bu gece, yani Şaban ayının 15'i mübarek Beraat Kandili gecesi. Duaların kabul olduğu bu gecede inşallah hepinizin duaları kabul olur. Herkesin kandili mübarek olsun...

DUA:

Allah’ım! Senin şanın yüce,rahmetin bol,lütuf ve ihsanın sınırsız, af ve merhametin büyüktür. Bizler ise, her defasında nefsinin isteklerine mağlup olan ve emirlerini ifa etmede yetersiz kalan aciz ve günahkar kullarınız. Senden başka sığınacak kapımız ve merhamet dileyecek mercimiz yok. Sen Yüce Rabsın, biz ise aciz kullarınız. Bizi kapına çağırdın geldik, dua edin dedin dua ediyoruz, af dileyen yok mu diyorsun, işte şimdi af ve mağfiret diliyoruz. Bizi bu af gecesinde kapından boş çevirme ya Rabbi!

Ya Rabbi! Sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed senden ne istemişse biz de onları istiyoruz. Bizi onlara ulaştır ya Rabbi. Sevgili Peygamberimiz senden neyi uzak tutmanı istemişse bizi ondan korumanı istiyoruz. Bizi, umduklarımıza nail, korktuklarımızdan da emin eyle ya Rabbi!

Şu anda Dünyanın muhtelif yerlerinde çeşitli sıkıntılara maruz kalan mazlum ve mağdur kullarına merhamet eyle ya Rabbi!. İslam alemini karşı karşıya bulunduğu sıkıntı ve kaostan sahili selamete eriştir ya Rabbi.

Şu anda cemaatimizin ve bu geceyi mübarek bilerek sana yönelen bütün kullarının her ne muradı var ise kendilerine lütfeyle Allah’ım. Her ne dertleri sıkıntıları varsa onları da hallü asan eyle Allah’ım.

Derdi olanlara devalar, hasta olanlara şifalar, borcu olanlara edalar ihsan eyle Allah’ım.

Çocuklarımızı ve nesillerimizi şeytan şerrinden ve şeytan tıynetli insanların şerrinden, şeytana ve nefislerine uyarak yolundan uzaklaşmaktan muhafaza eyle ya Rabbi. Çocuklarımızın anne ve babasına sadık, dinine ve vatanına yararlı hayırlı evlatlar olarak yetişmeleri için her türlü imkanı bizlere lütfeyle ya Rabbi.

Hastası olanlara acil şifalar, borcu olanlara edalar, derdi olanlara devalar nasip eyle ya Rabbi.

Ülkemize yönelik hain planlardan, terör saldırılarından sen muhafaza eyle ya Rabbi. Güvenlik güçlerimizi her türlü hain saldırılara karşı koru ya Rabbi.

Irak, Filistin ve Lübnandaki kardeşlerimizi de kimliği belirli belirsiz kimselerin saldırılarından muhafaza eyle ya Rabbi.

Güzel dinimizin gerçekleştirmek istediği barış, huzur ve mutluluk dolu bir ortamın bütün dünyaya hakim kılınması için bizim gibi barış severlere gayret, zalimlere ise korku ve dehşet nasip ey ya Rabbi.

Bu mübarek gece hürmetine, dualarımızı makbul, kusurlarımızı ise mağfur eyle ya Rabbi.

Dularımızı, okunan Kur'an-ı Kerim'leri, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşları olmak üzere tüm şehit ve gazilerimize armağan ediyoruz sen kabul eyle Allah'ım...

Amin Amin Amin


Read More!

Kayıkçının Rüyası


-I-

masmavi koktu dünya
bağırıştı durdu martılar
apansız bir lodos esiverdi
kayıktaydım
kaydı durdu yıldızlar
kayık sallandıkça
sallandı gençliğim
üşüyordum
çok dalgalıydı hayalim
hayal dediysem
kayıkçının hayali ne kadar olursa
korkuyordum
hayaller kurmaktan
balık tutmaktan
aşık olmaktan
işin garibi
hepsini de yapıyordum

-II-

anne
bak bir yıldız daha kaydı
şaşırma yokluğunla
konuştuğum için
evet delirdim
hayır acıma bana
deniz acısın
canım acısın
sen yanımda olmadıkça
beni kimler anlasın

Emre C.

Read More!

Çocuğun Canı Çok Sıkılıyordu

6. sigarasını henüz söndürmüştü. Yarım saattir elinde tuttuğu dergiyi masanın üzerine fırlattı. Boşunaydı bütün çabası. Okuduklarından tek kelime anlamamıştı. Çocuğun canı çok sıkılıyordu. Derginin kapağındaki gülen yazara kaydı gözleri. Çok seviyordu bu yazarı. Neredeyse bütün kitaplarını okumuştu. Hatta ilk çıkardığı kitaplardan birini internetten açık arttırmayla almıştı. Yazarın gözleri yeşildi. Keşke benim de gözlerim renkli olsaydı diye geçirdi içinden. "Güzel gözlüm, acaba beni o zaman sever miydi ?" Saçmaladığının kendi de farkındaydı. Canı daha da fena sıkıldı. Bakışlarını şehrin içinden akan nehre kaydırdı. Bu nehir böyle yıllardır akmaktaydı. İyi de neden? Ve nereye? Su gibi olmak istedi. Akıp gitmek. Hiç bir yere bağımlı olmadan diyar diyar dolaşmak. Kıvrıla kıvrıla bambaşka alemleri tanımak. Belki o zaman aşık da olmazdı. Tabi ya su hiç aşık olur mu? Olmaz mı? Şehrin içinden geçen su olamayacağına göre; içinden atlamayı geçirdi. Ölse "o" üzülür müydü acaba? Sahi ya! Üzülür müydü? Bir kaç damla gözyaşı döker miydi? Ağlar mıydı? Kimler ağlardı? Annesi? Babası? Küçük kız kardeşi? Belki de hepsi...

Sıcak artarken içindeki sıkıntı da artmaya başlamıştı. Bu sıcakta neden kahve içmek istediğini de bilmiyordu. Ama bir kahve daha söyledi. Bu kez şeker de atmamaya karar verdi. Onun gözünde hayat acıydı. Kahve de acı oluversindi. Çivi çiviyi söker hesabı. Bereket kafenin dışarıya bakan kısmında oturuyordu da; biraz hava geliyordu. Yoksa bu sıkıntı, bu sıcak ve kafenin mayhoş havası onu boğabilirdi. Yine şehrin içinden geçen nehri düşündü. Nedense akan suyu düşünmek ona iyi geliyordu. Ya da sadece "onu" düşünmemek ona iyi geliyordu. Ama elinde değildi. Düşünüyordu işte. Sonra kendine sordu: "Neden beni sevmiyor? Çok mu tipsizim? Çok mu biçare duruyorum uzaktan bakınca? Ne eksiğim var benim, unutamadığı o çocuktan?" O çocuğu arayıp bulup, sonra da öldürmek istiyordu. Gırtlağını sıkıveresi geliyordu. Neden onu seviyor ve unutamıyordu o kız? Bir türlü anlayamıyordu. Ama bilmiyordu genç. Sevgi sebep aramazdı. Gerçekten nedensiz de sevilir. Belki bir bakış, belki bir gülüş, belki bir söz. Belki de hiç biri. Sadece sevilir işte. Herşeyin bir sebebi yoktur ki!

Kahvesi geldiğinde bir sigara daha yaktı. Çıkan dumanı izledi gözleriyle. Sigaraya neden başlamıştı? Bilmiyordu. Tıpkı kızın o çocuğu neden sevdiğini bilmediği gibi. Ona sorsanız sigaraya kızlar yüzünden başlamıştı. Saçma! Kendi zayıflığını başkalarına yüklemek. Hep bunu yaptı çocuk, 27 yıllık hayatı boyunca. Hatayı genelde başkalarında aradı. Üniveriste sınavını 3.girişinde güç bela kazandı. Suçu sisteme attı. Kızlar onu terketti suçu kızlara attı. Trafikte hatayı kendisi yaptı, suçu gene başkalarına attı. Hatta camdan kafasını çıkarıp bir de okkalı küfür savurdu. Tek suçlu kendisi değildi belki, evet. Ama tüm suçlu herkes, herşey de değildi. Çocuğun canı fena sıkılıyordu. Ama bunları söyleseydik yüzüne canı daha da sıkılıcaktı. En iyisi kendisi zamanla öğrensin!

Bir an önce eve gitmek istiyordu. İşten çıkıp doğru kafeye gelmişti. Kahve iyi gelir diye düşünmüştü. Aslında bara gidip sabaha kadar içmek istiyordu ama yarın iş vardı. Bunu yapamazdı. Belki haftasonu. Kahve iyi geleceği yerde tam tersi kötü gelmişti. Gene suçu başka bir şeye attı. Aslında o anda ne içse kötü gelecekti. Ama sigaraya lafı yoktu. Ona göre onu terk etmeyen tek dostu, tek arkadaşıydı. Ne arkadaş ama! 7. sigarasını da söndürdü. Kafede oturduğu iki saat boyunca 3 kahve içmiş ve 7 sigara tüttürmüştü. Dergiden üç-beş makale okumaya çalışmış, sonra sıkılıp fırlatmıştı. Bolca o kızı düşünmüş, su gibi akıp, bu diyarlardan gitmek istemişti. Karışısında oturan kızın geldiğinden beri bakıyor olmasını önemsememiş, garsonu da bir-iki defa terslemişti. Çocuğun canı fena sıkılıyordu. Terlemeye de başlamıştı. Kafenin bu mayhoş havasından kendini dışarıya atmak istedi. Hesabı ödeyip kalktı. El ele gençler iki yanından akarken aklında aynı sorular dönüp duruyordu. Neden o? Neden ben değil? Neyim eksik? Neyi fazla? Bu su nereye akıyor? ve ne zamandan beri? Bunları sordukça canı daha da çok sıkılıyordu. "Akşam akşam bu sıcak hayra alamet değil" dedi içinden. Ama normaldi aslında. Temmuzun ortası bu şehir böyle yanıp kavrulurdu. Kışın da soğuktan şikayet etmişti ya neyse...

Karşıdan karşıya geçerken insanların ona çarpmasına uyuz olmuştu. Zaten oldum olası karışıdan karşıya geçiş merasimini sevmezdi. Hayatla hep kavgalı oluşu çok yıpratıyordu onu. Ama farkında değildi belki de. Bugün işten sonra canı çok sıkılıyordu. Zaten genelde "canı çok sıkılıyordu". Ama bugün daha başka bir sebebi vardı. İş yerinden beğendiği kız, kimbilir kaçıncı kez ona "Hayır" demişti. Bu ısrarı niyeydi, kendi de bilmiyordu. Halbuki biraz etrafına bakınsa ondan hoşlananlar da vardı. Vardı elbet! Ama sadece o kızı beğeniyordu. Öğlen yemeklerini genelde beraber yiyorlardı. Bu sırada kız unutamadığı o çocuktan bahsediyordu. Yemek zehir gibi geliyordu. Bir çok red cevabını gene bu yemeklerde almıştı. Bugün olduğu gibi. Daha sonra nasıl akşam ettiğini siz düşünün...
 
Yatağında uzanmış sigarasını içerken, şiir yazmak istedi. Hayatında ilk defa birşeyler yazma isteği duydu. Ama becerememekten korkup vazgeçti. Çocuğun canı çok sıkılıyordu. Yarın da sıkılacaktı belki. Ama hep böyle gitmeyecekti ya. Birgün vazgeçecekti bu sevdadan. Çevresine bakınacak, bir tanesinin ne kadar da güzel olduğunu anlayacaktı. Sonra hızlı tanışma, nişan derken kendini evli bulacaktı belki de. Çocukları da olacaktı boy boy. Hayat akıp gidecekti işte. Su gibi akmak istiyordu ya; ama hayat zaten su gibi akıp gidiyordu. Can sıkıntısı da, üzüntüleri de geçecekti. Hayat nehrine binip, akıp gideceklerdi zaman içinde. Ama herşey zaman. Zaman...
Read More!

Prestij - The Prestige



“Her büyük sihir gösterisi üç kısımdan meydana gelir. İlk kısma Vaad denir: sihirbaz size sıradan bir şey gösterir ama... belki de sıradan değildir. İkinci kısma Dönemeç denir. Eğer sırrı arıyorsanız... bulamazsınız. Bu sebeple Prestij denen üçüncü bir kısım vardır. Bu; sürprizler ve dönüşlerle dolu, insan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu ve hiç görmediğiniz kadar sarsıcı bir şeye tanık olduğunuz kısımdır.” diyordu geç de olsa izlediğim "The Prestige" adlı filmde...

Her çocuk gibi ben de meraklıydım sihire, sihirbazlığa. Çok istiyordum insanları şaşırtmayı. Onlarınkisi büyülü bir dünya idi. Sırları vardı. Kimselere anlatmadıkları sırlar. Şimdi düşünüyorum da ben sihirbaz olamazmışım. Aram yoktur benim sırlarla. Ne hayati derecede önemli sırlarım vardır sakladığım (ki zaten beceremezdim saklamayı) ne de bana böyle sırlarını anlatan arkadaşlarım. Omuzlarımda yük olarak görürüm ben sırları. Zaten o kadar yük var ki hayat dediğimiz oyunda. Bir de sırlarla bezenmiş bir hayat. Sanırım bana göre değil...

Ayrıca çok hırslı da değilim ben. Bazı hedeflerim olduğu doğru. Onlara ulaşmak için var gücümle çalışıyorum. Ama hırs beni biraz ürkütmüştür. Sanki çok hırslı insanlar bazı yerlere gelmek için çok şeyi feda ediyormuş gibi geliyor bana. Benim de fedakarlıklarım var ama bu filmden örnek verirsem (izlemeyenler için buraya yazdığım şeyleri silip yeniden yazdım) kahramanlarımızın feda ettikleri şeyler çok büyük. Filmi izledikten sonra şunu sordum kendime: Değer miydi?

Belki bu kişiliğe sahip insanlar için değer. Dedim ya farklı bir yapım var. Ben yine başarılı olayım ama o "basamakları" çıkarken birilerini kırmayayım, birşeyler eksilmesin. Hayat bir oyun evet ve kuralları var. Ama o kadar da acımasız olduğunu düşünmüyorum. Kurallar esnetilebilir. Önümde uzun yıllar var. Yaşayıp göreceğim. Ama büyük sırlarımın ve beni ele geçiren hırslarımın olmasını istemiyorum...

Filme dönersek; bana biraz Sihirbaz'ı çağrıştırdı. Şaşırtan finali, büyülü atmosferi, sihir dünyası, sırlar v.s. Ama konu olarak yakın olduklarından, doğal olabileceğini düşünüp, pek üzerinde durmadım. Ama açıkça söyleyebilirim "Prestij" her bakımdan "Sihirbaz"dan daha güzel. Nolan'ın (30.Temmuz.1970 İngiltere doğumlu Yönetmen-Senarist) diğer filmlerini (Batman Begins-2005, Insomnia-2002) izlemedim. Ama izlemeyi düşünüyorum artık. Oyunculardan öne çıkan yoktu. Hepsi güzel oynamış fakat sanki senaryo oyunculukların önüne geçmiş biraz. İzleyin ve kendi sentezinizi kendiniz yapın derim...

Bu pazar kendinize bir iyilik yapın, hala izlmediyseniz "The Prestige" DVD'sini alın ve izleyin. İyi seyirler...

Read More!

Bir Dünya Bir Rüya - Pekin Olimpiyatları Başladı

Böyle bir açılış ne duyuldu ne görüldü. Pekin Olimpiyatlarının açılışından bahsediyorum tabi ki.. Bence bu açılış Olimpiyatlar Tarihinde unutulmazlar arasına girecektir.

Çin gümbür gümbür bir açılışla Olimpiyatlara "Merhaba" dedi. Sadece bununla kalmadı, tüm dünyaya "Ben de varım" mesajını iletti. Bugüne kadar bir çok organizasyonun açılışına tanıklık ettik. Ama iddia ediyorum ki hiç birisi bu açılış kadar zarif ve gösterişli değildi. Aslında ikisi bir arada olamazmış gibi geliyor insana. Hem zarif hem de gösterişli olunamazmış gibi. Ama bu açılış bize gösterdi ki olunurmuş. Aynı anda birden çok mesaj verilebilirmiş.

Çin açılışında kendi tarihini anlattı kısaca. Buna binlerce dansçı, yüksek teknoloji ve ışık oyunları eşlik etti. İlk önce ilk çağlardan başladı. O zamanlar yaptıkları icatları anlattı dünyaya. Baskının bulunuşu, havai fişeğin icadı, pusulanın icadı gibi.. Hepsi de dünyanın çehresini değiştiren buluşlar. "Biz buyuz" mesajı veriliyordu burada. Binlerce yıllık Çin tarihini gene binlerce dansçı anlattı bizlere. Ama ne anlatmak. Bu kadar mı kusursuz olur bir gösteri, bu kadar mı hatasız tamamlanır. Ayrıca her seferinde zerafeti elden bırakmadan. Pes! Vallahi pes! Ağzımız açık izledik.

Bugüne kadar yapılan tüm açılışları gölgede bırakmakla kalmadı; bundan sonrakileri de sıkıntıya soktu. İnanın bunun üzerine çıkmak gerçekten çok zor olacak..

Açılış için ilk önce geri sayım yapıldı. Bunu 2008 adet dansçı yaptı. Nasıl mı? Hepsinin önlerinde Çin milli vurmalı çalgılarından vardı ve nasıl olmuşsa bunlar ayn zamanda ışıklandırılmıştı. 2008 adet çalgı ve herbiri ışıklı.. Birbirinden ilginç şekiller meydana getirdiler ilk önce. Daha açılış gösterisi başlamamıştı. En başta seyirciyi büyülemeyi başardılar. Geri sayım yapıldı. O ışıklı çalgılarla sayılar oluştu. Pek tabi stadın tüm ışıkları da kapalıydı. Bu açılışın bir güzel yanı da seyircinin arka fon olarak kullanılmasıydı. Onlar da gecenin koynunda parıldayan yıldızlar gibiydi.

Geri sayımdan sonra muhteşem havai fişek gösterileri yapıldı. Stadın dıştan ve üstten görünümü olağanüstüydü. Ardından az evvel dediğim gibi Çin tarihi anlatılmaya başlandı. Ne kadar zengin bir kültür, ne kadar dolu dolu bir millet. Kendi kültürümüzle gurur duyan bir genç olarak bu kültüre de imrenmedim dersem yalan söylemiş olmam. Bu süreye bu kadar çok şey nasıl sığdı anlamadım doğrusu. Üstelik herhangi bir noktayı ıskalamadan.

Teknolojinin nimetlerinden yararlanmak bu olsa gerek. Stadın ortasına kurulan platform pek çok gösteriye zemin oluşturdu. Çin'in Baskı tekniğini bulması - uygulaması, bambu ağaçlarından kitaplar yapması, Avrupa'ya seferler ve pusulanın icadı hep bu zeminde anlatıldı. Bu platform aynı zamanda bir ekrandı ve üzerinden bir çok şeyi de izleme olanağı bulduk. Bir de stadın üst kısmına da ekran yerleştirilmişti. Bazı gösterilerde buradan da yararlanıldı. Beni en çok etlileyenlerden biri de o üst kısımda şelale oluşturulmasıydı. Görülmeye değerdi...

Teknoliji sonuna kadar kullanılmıştı ama insan unsurunu unutmamak gerek. Mükemmel senkronizasyonla sergilediler gösterilerini. Adeta yaşıyor gibiydiler o zamanı. Burada iş organizasyona düşüyor. Binlerce insanın koordine edilmesi büyük ustalık isteyen bir iş. Aynı zamanda aylarca tekrar tekrar çalışmanın ürünü. Ne kadar çok çalıştıkları ve çaba sarfettiklerini gözlerimiz fal taşı gibi açılmış halde izledik. Tebrikler... Dünyaya verilen bir diğer mesaj da "Biz geliyoruz" oldu.

Gelelim bu devasa organizasyonun bütçesine. Yani işin parasal boyutuna. Bu oyunlar için yapılan yatırım tutarı 25 milyar dolar. Bu korkunça rakam aynı zamanda tüm zamanların da rekoru. Bu yatırımı karşılar mı bilinmez ama şu açılışta yaptığı tanıtım bile bence yeter de artar. Bu açılışın yapıldığı stadyum için 4 yıl boyunca 7bin işçi çalışmış. Stada Kuş Yuvası ismi verilmiş ve zaten dıştan bakıldığında da bir yuvayı andırıyor.

Bir Dünya Bir Rüya - One World One Dream sloganıyla açılan Olimpiyatlar umarım bizim için de güzel geçer. Bizden 68 kişilik bir kafile madalya için mücadele edecek. Şimdiden onlara başarılar dileyelim ve bu amatör ruhlu güzel organizasyonun tadını çıkaralım.


Emre C.

Read More!

Aşk Asla Pişman Olmamaktır



Jennifer: Biliyor musun hiç acı çekmiyorum. Uçurumdan düşüyor gibiyim. Gittikçe hafifliyorum
Oliver: Evet. Anladım.
Jennifer: Neyi anladın? Sen hiç uçurumdan düştün mü?
Oliver: Evet. Seni ilk tanıdığımda...

***

Ben artık aşkın varlığına inanmıyorum! Fakat bu, hakkında yazılar yazmama engel olamaz öyle değil mi? Varlığına inanmasam da; aşk artık benim için, "hani olsaydı ne de güzel olurdu" diyeceğim birşey. Bana denk gelirse gene büyük ihtimalle karşılıksız olanından gelecek. Bunu da biliyorum. Pek umrumda da değil açıkçası. Aslında yazı filmle ilgili olmalıydı ama ben nerelere kaydırdım...

Love Story

1970 yapımı bu filmin müziği biraz zorlasak hemen beliriverir dimağlarımızda. Ama belki de birçok kişi gibi ben de filmini izlememiştim. Ta ki az önceye kadar. Aşk eğer varsa, bu filmdeki türden birşey olmalı. Pat diye başlamalı, büyük cesaretle devam etmeli ve yeminlerle sonsuza dek sürmeli. Gözlerde başlamalı, dudaklarda devam etmeli ve kalpte son bulmalı. Bir isim konamamalı ona. Diyelim ki koymak istedik, sonsuzluk olmalı adı.

Bizim Yeşilçam hikayelerine benzer bir hikaye aslında. Klasik tabir ettiğimiz türden. Zengin çocuk ve fakir kızın aşkı. "Davul bile dengi dengine" diyen aileler. Fakat bizim hikayelerimizdeki gibi aşırı bir baskı da yok hani. Ama esas çocuğumuz işi biraz da abartıyor kanımca. Kızın ısrarlarına rağmen babasının 60.yaş gününe iştirak etmiyor. Bir kere kalbi kırıldı ya. Harvard gururu var ya. Gitmiyor. Üstelik davet edildiği halde. "Benim hatrım için de olsa yapmaz mısın" diyor kızımız. Çocuğun sessizliği "Hayır" dediğine işaret. Belki de bilseydi kızın ölmek üzere olduğunu onu kırmazdı. Kıramazdı...

Kız ölmek üzere. Kaderin cilvesi işte. Arkadaşıyla oynarlarken, arkadaşı ona "Sen ne kadar da şanslı bir adamsın. Ne güzel bir karın ve bir işin var" diyor. Acaba şanslı mı? Karısı ölmek üzere...Babasıyla konuşmuyor...ve yapayalnız...

***

Devamı filmden izlersiniz. Biraz film hakkında bilgi verelim. Filmin tek Oscar ödülü, Francis Lai'e verilmiş. Yani "En İyi Orjinal Müzik" ödülü. "Love Story" melodisi filmin önüne geçmiş ve ondan daha popüler olmuş...

Filmde geçen "Aşk Asla Pişman Olmamaktır" sözü o yıllarda dillere pelesenk olmuş, romantizmin simgesi halini almış. Daha sonra Amerikan Film Enstitüsü'nün belirlediği 100 yılın 100 sloganında bu söz, 13. sıraya kadar yükselmiş...

Filmin baş kahramanı Jennifer'dan etkilenilerek o dönemde doğan kız çocuklarına bu isim verilmiş...

***

Dediğim gibi artık aşka inanmıyorum. Varsa da pek umrumda değil. (?) Ama eğer inansaydım ve bir gün tekrar aşık olsaydım şunu söylemek isterdim:

"Aşk asla pişman olmamaktır..."

Emre C.
08.08.08 (böyle bir günde bir aşk filmi izlemek,,, ilginç..)


Read More!

Uçutmayı Vurmasınlar

İnadına çizmek gerek uçurtmayı, soğuk ve karanlık avlunun ortasına. Hem de cesaret kokan bembeyaz tebeşirle. Uçurtma özgürlüktür. Uçurtma umuttur. Ebem kuşağını kıskandıracak kadar güzeldir uçurtma. Sizin kanatlarınızdır. Sizin özgürlüğünüzdür. Gökyüzünde o salınır sizin yerinize. Sizin yüreğinizdir uçurtma, geleceğe, aydınlığa, umuda kanat çırpan...

Birileri silse de inadına çizmek gerek. Sil baştan başlamak gerek. En umutsuz anınızda, umudunuzu yeniden yaratmanız gerek. Belki esaret ruhunuzadır. Bedeniniz "dışarda" olsa bile ruhunuz özgür olmadıktan sonra ne anlamı var. Serbest bırakın ruhunuzu. Çırpınmasın bedeninizde tıpkı bir tutsak gibi. Hayal kurun, isteyin, sevin, başarın, ağlayın. Ama özgür kılın ruhunuzu. Başka türlü ne anlamı var ki yaşamanın?

Aslında kalbimiz de tutsak değil mi, göğsümüzde? Her an, her saniye kanamıyor mu, yaralı bir kuş gibi. Tıpkı bir kuş gibi çırpınmıyor mu? O da bir gün özgürlüğüne kavuşmak istiyor, aynı ruhunuz gibi. Gün gelecek kalbiniz uçup gidecek göğsünüzden. İşte asıl o gün serbest kalacak ruhunuz. Sonsuzluğa giden merdivende çıkacak basamakları adım adım. Gidişine yetişemeyeceksiniz belki. Bir elvedayı bile çok görecek size. İnsan kendi ruhuyla vedalaşır mı?

Barış'ın İnci'si vardı. Bütün dünyası dört duvardı. Minik elleriyle İnci'nin yüzüne dokunurken belki de hayatı tanıyordu. Annesi gibi, İnci gibi, oradaki kadınlar gibi belliyordu tüm kadınları. Onun için dünya orasıydı. Hayat alt koğuş ile üst koğuş arasındaki mesafeydi. İnci'nin ona okuduğu renkli kitaptı. O renkli kitaptaki büyük çayırlıktı. O çayırlıkta uçurtma uçurma üzerine kurduğu hayallerdi. Hayal kurmaktı hayat. Öyle ki avlunun ortasına beyaz bir tebeşirle uçurtma çizecek kadar. "Bu uçurtma uçar mı İnce?" diye sormuştu Barış. "Uçar" demişti İnci. Biz istersek uçar! Onlar isterse uçardı tabi. Bizi mahkum etseler de hayellerimizi de tutsak edemezler ya! İnadına çizmek gerek uçurtmayı soğuk ve karanlık avlunun ortasına. Hem de cesaret kokan bembeyaz tebeşirle. Birileri gelir, siler belki. Olsun! Yeniden çizeriz. Olmadı, yeniden. Beyaz tebeşirimiz tükenirse umutla çizeriz, sevgiyle çizeriz, inançla çizeriz. Ama çizeriz işte! Bıkmadan usanmadan, yorulmadan. O uçurtma bizim geleceğimizdir. Bizim hayallerimiz. Bizim umudumuz. Birileri çıkar, siler pis ayakkabılarıyla belki. Yeniden çizeriz. Yine ve yeniden!

Hapishane ve uçurtma

Hapishane ve kuşlar

Hapishane esareti, üzüntüyü, bir insana verilebilecek en büyük cezayı, özgürlüğün insanın elinden alınmasını anlatırken; uçurtma ve kuşlar özgürlüğü, uçmayı, dışarıyı, umudu temsil ediyor. İnci geri dönmedi belki. Ama uçurtma oldu, kuş oldu, umut olup kondu yüreklere. Barış babasından haber almak için kuşlarla konuşurdu. Onlarla selam yollardı "dışarıdaki" babasına. Çünkü tüm elinden gelen buydu. Bir de uçurtma düşlerdi günler boyu. Hayata tutunmaktı onunkisi. İnadına yaşamak! Umut etmek. Beklemek, sabretmek. Sevmekti belki de hayatı, tutsaklığı tokat gibi hatırlatan o demir kapılara rağmen. O demir kapılar gibi ağırdı esaret. Her birinin omzundaydı ve inmeye de hiç niyeti yoktu. Bir gün "Kader kim" dedi Barış. Kader kim? Onları demir parmaklıklar ardına düşürendi kader. Ne acımasız bir örümcekti ki böyle ağ örmekteydi kader! Barış'ın İncisiydi kader. İnci'nin Barış'ı. Mahkumların tutsaklığı belki. Yine onların özgürlüğüydü kader...

Dışarıdayız. İnci'ler, Barış'lar, Ayşe'ler ya da Ahmet'ler içerideyken. Farkında mıyız acaba? Özgürlük denen şeyin ne biçim bir nimet olduğunun? İş hayatı, aşk hayatı, okul hayatı.. bunlar mı esir almış yoksa bizi? Bir gece vakti yıldızlara bakabilmenin tadını alıyor mu yorgun dimağlarımız? Ya da çok mu yorgun kalplerimiz? Çok mu kırgın? Şimdi soruyorum, Biz mi içerideyiz, onlar mı dışarda? Yoksa içeride olan biçare ruhlarımız mı, yorgun akşamlardan kalma...

Gelin soğuk ve karanlık avluya bir uçurtma çizelim. Hem de cesaret kokan bembeyaz bir tebeşirle. Upuzun, rengarenk bir kuyruğu olsun. Ebem kuşağı bile kıskansın onu. Sonra bir de adı olsun. umut olsun... sevgi olsun.. inanç olsun... bir gün silerse biri yeniden çizelim. yine çizelim... hep çizelim..

Uçurtmayı vurmasınlar! Vurmasınlar ki umutlarımız hep daim olsun... Geleceğimiz aydınlık ve güzel olsun... bizim geleceğimiz.. geleceğimiz bizim...


Saygılarımla,
Emre C.

Dip Not: Bu filmi unutmuşsanız tekrar izleme vaktidir. Defalarca kez izlesek de bıkmayacağımız/bıkamayacağımız lezzette bir film. Işık sizinle olsun...

Read More!