Şeker Gibi Çocuklardık

Az önce yağmur yağdı. Hani "yaz yağmuru" deriz ya, ondan. Bana niyeyse hemen eskileri hatırlatıverdi. Küçükken bu yağmurlar, oyunlarımızın en büyük düşmanıydı. Şeker gibi çocuklar olduğumuzdan, erimekten korkar, oyunu yarıda kesip evlere dağılırdık. Ne zaman ki yağmur diner, eğer izin çıkarsa ailemizden, işte o zaman sokaklar yine bizim olurdu. O zamanlar sokaklar mı evimiz, evlerimiz mi sokaklar bilemez, sabahtan akşama kadar oynardık. Uzun yaz günleri en büyük arkadaşlarımızdı. Güneş abimiz, akşam çok geç batar, bizi hep mutlu ederdi.

Bazı günler yağmur uzun sürerdi. İçimizden dinsin diye dua ederdik. Belki dinerdi ve dışarı çıkardık. Kah ailesinden izin alamayışlarından, kah gene yağar diye korkan çocuklar yüzünden sokaklar bomboş olurdu. Kasabanın nadide parkındaki sarı bir salıncak sallanıyor olurdu örneğin. Rüzgar deli gibi eserdi o yıllarda. Koltuk altımızda her an patlamaya hazır plastik topumuz, arkadaş arardık kendimize. Bulamazdık da çoğu zaman. Yerler pek tabi ıslak olurdu. Toprağın o güzelim kokusu o zamanlar bizi enterese etmez, hatta gıcık bile olurduk yağmura için için. Gene o parkta tüm oyuncaklar ıslak olurdu ve kazara bir tanesine oturursanız, üstünüz başınız ıslanır, evde bir güzel haşlanırdınız. Biz o zamanlar çok küçüktük. Yaz ayları ara ara yağmur yağardı ve biz en çok yağmurdan korkardık...

Koltuk altımızda patlamaya hazır plasitik topumuz olduğu halde kasabanın sokaklarını turlardık. Toprak kokusuna yer yer gül, kasımpatı, menekşe ve bazen de kimi ağaçlarının kokuları karışırdı. Evlerin içinden gelen mutlu ailelerin sesleri bizi daha da hüzünlendirirdi. Kendimizi dünyanın en mutsuzu hissederdik. Aksi gibi sokaklar bomboş olurdu. Topu yere bırakıp, onu tekmeleye tekmeleye eve dönmeye koyulurduk. Tek dostumuz kalmıştı, koca evimizin duvarı. Pat küt duvara vurur, kendi kendimizle konuşurduk. Bazen camdan annemiz bize bakar, neden üzgün olduğumuzu bir türlü kestiremezdi. O sırada evde, 10 kanallı televizyonda büyük ihtimalle TRT 1'de haberler izleniyor olurdu. Şayet yağan yağmur yayını bozmadıysa...

Keyfimiz biraz olsun yerine gelmeye başlamışken, sokakta çocuk sesleri yayılmaya başlardı. Bulutlar biraz biraz dağılırdı ve güneş gene bize gülümserdi. Arkadaşlarımızı görürdük uzaktan. Onlarca çocuk. Hepside oyuna susamış. O zamanlar ne bilgisayarlarımız vardı evde, ne de kasabamıza internet kafe açılmıştı. Tek eğlencemiz sokaklarımızdı ve bu sokaklarda oynadığımız oyunlarımız. Birbirimizi sadece yaz aylarında görsek de severdik. Kimilerimiz o kasabanın yerlisiydi. Kimilerimiz de oraya aile büyüklerini ziyerete gelirdik. Bu ziyarete gelenlerimiz gün sayar, okulların açılmasına yakın hüzünlenirdik. Yaz hiç bitmesindi, yağmur hiç yağmasındı.

Takımlar kurar, oyuna dalardık. Okul bahçesinde irili ufaklı pek çok çocuk olurdu. Ara ara tartışırdık ama öyle kavga gürültü bilmezdik. Bazılarımız o anın fotoğrafını çekip, cebine koymak isterdi. İleride hatırlayıp tekrar mutlu olabilmek için. Kim bilir yapanlarımız olmuştur belki. O uzun yaz günlerinde oyunlar saatlerce sürerdi. Ne acıkma bilirdik, ne de susama. Ama su içerdik. Yakınımızdaki cami ne güne duruyordu. Akşam hiç olmasın isterdik. Güneş tepemizde boza pişirse de umrumuzda olmazdı. Çünkü biz mutluyduk. Çünkü biz sadece çocuktuk.

Çocuktuk ama kendimizi büyük zannederdik. Herşeyi biliyor, anlıyorduk. Futbolun kitabını da bizler yazmıştık o zaman. Bizler kimi zaman Sergen, kimi zaman Hakan Şükür, kimi zaman da Klinsmann'dık. Hepimiz kendimize ünlü bir futbolcunun adını vermiştik. Sadece vermekle kalmamış onun ruhuna bürünmüştük. Örneğin "Sergen" lakabını alan çocuk, çok teknik oynuyor ama hiç koşmuyordu. Göbeğini hafif çıkararak paslar vermeyi tercih ediyordu. Hakan Şükür olanımızsa kaleciden daha yükseğe sıçrama gayreti içinde oluyordu. Bizler hem çocuk, hem futbolcu, hem de süper oyunculardık. Ama aslında teknolijinin gariplikleriyle tanışmamış son nesildik. Biz büyürken gördük ki, kasabaya internet kafeler açılmış, her eve bilgisayar girmeye başlamıştı. Sokaklarda çocuk sayısı günde güne azalıyordu. Oysa bizim zamanımızda öyle miydi?

Bize herşey güzeldi. Her şeyden bir oyun çıkartmayı severdik. O yıllarda yazar olarak, Ömer Seyfettin'i, Kemallettin Tuğcu'yu biliyorduk. Saçma sapan şeyler okuduğumuz da oluyordu. Ama neticede okuyorduk. Her yaz en az 5-6 kitap devirip bununla övünüyorduk. Hatta bazılarımız "Sefiller"i bile okuduğunu iddia ediyor, ona şaşıyorduk. Ne de süper çocuklardık. Yazlar hiç bitmesindi ve okullar hiç açılmasındı. Ama okulumuzu da seviyorduk. Yılmaz Erdoğan'ın dediği gibi arkadaşlarımız "Yumurta kokardı" ama "solculuk" oynamayı bilmezdik. Tuna Kiremitçi'nin bir yazısında dediği gibi, belki de bazılarımız 68 kuşağının çocuklarıydı. Böyle oyunları hiç öğrenmemiştik. Bilseydik gerçekten büyük ciddiyetle oynardık. Çünkü biz hiç bir oyunda ciddiyeti elden bırakmıyorduk. Her oyun bir savaştı, hem de eğlence. Ama kazanılması gerekirdi. Tıpkı hayat oyunu gibi. Şimdi biraz daha büyük çocuklarız "Hayat Oyununda" gol atmaya çalışan ...

Çok çocuktuk. Çok gerçekti herşey ve de yalandı bazen büyüklerin söyledikleri. Ne yemeğimiz arkamızdan ağlıyordu, ne de ıspanak yemezsek boyumuz kısa kalacaktı. Uzun uzun çocuklar olduk. Ne sınavlardan, ne yollardan geçtik. Büyüdüğümüz söylenemez. Büyümek istiyor muyuz sahi? Hala oyunlar oynamaktayız. Rollerimiz değişti. Artık kendimizi futbolcu sanmak yerine teknik direktör sanıyoruz. Fatih Terim, Mustafa Denizli oluveriyor ne maçlar kazanıyoruz. Hatta Cumhurbaşkanı, Başbakan olup; ülkeyi kurtarıyoruz. Bıkmadık başkalarının yerine kendimizi koyma huyundan. Küçükten kalma bir alışkanlık herhalde.

Yağmur dindi. Güneş açtı bakın! Yemeğimi yiyeceğim birazdan. Aslında yemekten sonra dışarı çıksam ve hava karararana kadar top mu oynasam? Ya da yok, en iyisi bu düşündüklerimi yazmam ve sizlerle paylaşmam...

Bizler şeker gibi çocuklardık. Yazın oyun oynarken birden yağmur yağıverse hemen evlere dağılırdık, erimekten korktuğumuzdan. Böyle ufacık, ama o zamanlar bize kocaman gelen telaşlarımız vardı. Gözlerimiz pırıl pırıl, koltuk altımızda her an patlamaya hazır plastik topumuz, yağmurun dinmesini beklerdik. Heryer mis gibi toprak ve ağaç kokardı. Biz o zamanlar küçücüktük ve en çok yağmurdan korkardık. Belki de hayata daha başlamadan eriyip gitmekten...

Read More!

Erimeden Yazmam Gerek - Seferihisar Macerası

Yazı yazmak için pc'nin başındayım. Daha önce not aldığım konular belli. Hava çok sıcak. Sıcak dediysem öyle böyle değil. Bana bin derece gibi geliyor. Bir şeyler yazmak için not almışım ama hava o kadar sıcak ki kelimeler bile erimiş beynimin içinde. Kendimi toparlasam ve kelimeler tekrar oluşsa yazıcam ama dedim ya eriyorum!

Neler yazardım yazabilsem?

İzmir

Şu an sıcağını buram buram hissettiğim büyülü şehir için birşeyler karalardım elbet. Arka fonda hep Sezen Aksu şarkıları...

Neler yazmak isterdim? Seferihisar macerası? Hani Kankayla iki deli olarak başımızı alıp yola çıkışımızı... Hani gözleme+ayran yeriz, bir kır kahvesinde çay içeriz, umuduyla sıcağın köründe yollara düşüşümüzü mü? Belki...

***

''Aslında büyük beklentilerle çıkmamıştık yola. Ne olacaksa, ona razıydık. İşi en başta güzel kılan da buydu. Sırt çantamızda birer şişe su ve tavan yapmış morallerimiz vardı. Ayrıca birbirini on küsür yıldır tanıyan iki dostun rahatlığı.

Önce Buca'dan Naldöken'e hareket. Körüklü otobüs tırtıl gibi trafiği yararken, bu otobüslerden ne kadar korktuğumu düşünüyorum. Samet bana dönüp ''Ne düşünüyorsun kanka?'' diye sorduğunda, belki bu saçma korkumdan utandığımdan olacak, ''Hiç'' diyorum ve ekliyorum ''Ne sıcak değil mi?''. O da ''Evet'' diyor ve yola devam ediyoruz. Biz ve bir otobüs dolusu ter kokan insan...

Naldöken'de inip, pazar yerinin içinden geçerek Seferihisar dolmuşlarına biniyoruz. Ben, hava hala aşırı sıcak olduğundan, oradaki çeşmede elimi - yüzümü yıkayıp, serinleme gayretine girişiyorum. Benden önce bidonuna su dolduran çocuğa ''Bu su içilir mi'' diyorum. Biz Türklere has olan bu soru (nerede bir çeşme ya da su görsek hemen yapıştırırız bu soruyu çünkü) ona hiç garip gelmiyor ve ''İçilir abi'' diyor. O gazla abanıyorum çeşmeye. Ben ılık sudan içerken Kanka telefon görüşmesini bitiriyor. Dolmuşa biniyoruz. Neyse ki dolmuş serin. Yaşasın klimalar şarkısı radyoda çalarken, bu şarkıyı sadece benim duyduğumu hissediyorum. Böyle şarkı mı olurmuş ''Yaşasın Klimlar'' diye. Ne şimdi bu? Sözleri de şöyle miydi yani?

Yaşa yaşa yaşasın klimalar
bozulmasın aralar
nol'cak bu sıcaklar
bunaldı insanlar
...
sıcak çok sıcak
daha da sıcak olucaak...

Bu son kısmı bana bir yerden tanıdık geliyor. Buna çok takılmayıp yola veriyorum kendimi. Nihayet Seferihisar'a geliyoruz. Şehrin caddelerini geziyoruz. Hava muhteşem sıcaklığıyla bizi sarıp sarmalamaya devam ederken, bir sokakta camiye rastlıyoruz. Ben hemen dalıyorum camiye. Kanka ''yasak falan olmasın?'' gibi bir cümle kuruyor ama ben duymazdan geliyorum. Abdest alan amcalara ''Selamın Aleyküm''dedikten sonra ılık - mılık dinlemeden su içiyoruz. Camiden sonra kasabanın üst taraflarına çıkıyoruz. O tarafta pek bir numara olmadığını anlayıp merkeze doğru geri dönüyoruz. Amcaların ve tıraşlarından ''ben askeriiiim'' diye bağıran erlerin bulunduğu kıraathaneye uğruyoruz. Burayı çabucacık sevidiğimizden falan konuşurken çaylar geliyor. İçerken anlıyoruz ki, buranın çayları muhteşem. İkinciyi de içerdik ama arkadaşlar bizi kumsalda bekliyor. (Hemen araya girip belirtmeliyim ki bizim yanımızda plaj kıyafetleri yok. Durun bakalım ne olacak..)

Merkeze dönüp Sığacık minibüsüne biniyoruz ( mavi minübüslere bineceksiniz, demişti bize Seferihisar dolmuşunun şöförü ama bu dolmuşlar bildiğin turkuaz, hatta yer yer beyaz tonları da var. Neyse bu kadar ayrıntıda boğulmayalım..) Yolda giderken Kanka bana dönüp''Akkum Plajını bilmiyoruz, nasıl inicez'' gibi gayet mantık kokan bir soru soruyor. Ben de ''Şöfere söyleriz, o haber verir'' diyorum. Ben de gayet mantıklıyım. Bu sıcakta bu kadar mantık fazla mı acaba, diye düşünüyorum içimden. Kanka bana sırıtarak ''sen sorsana'' (neden ben?) diyor.. Hemen bir seferde soruyorum. ''Tamam gençler'' diyor. Ben orada indiririm siz sıcağın keyfini çıkarın. ( Bu sıcaklı mıcaklı olan lafları benden başka kimse duymuyor tabi ki..)

Plajda iniyoruz. Herşey iyi hoş da, biz yola gözleme+ayran yeriz, içeriz, gezeriz diye çıkmıştık. Plaja hiç uygun değiliz ki. Kanka arkadaşını arıyor. Bir terlik falan uyduruverin önerisi geliyor.( bu sıcakta hala mantık, nereye kadar? ) Biz de terliğiydi, mayosuydu, havlusuydu deyip resmen plaja uyum sağlıyoruz. Süper aslında. Ben de bu bahaneyle denize giriyorum.(holeey) 2 kulaç atıp kumsala dönüyorum. Biraz sohbet edip, bir kaç kez daha denize girildikten sonra kalkıyoruz. Pis kokan kabinlerde tekrar giyinme işine giriyoruz. Ben giyinirken dışarıdan bir ses ''Bu kabinlere bi s.çmadıkları eksik !!'' diyor. Kıs kıs gülüyorum. Doğru söze ne hacet! Rezil durumda kabinler. Ama herşey o kadar güzel gidiyor ki. Umrumda bile olmuyor.

Yemek için Sığacık'a dönüyoruz. Balıkçıları şöyle bir kolaçan edip, bir tanesine oturuyoruz. Masalar ilgimi çekiyor hemen. Çünkü hepsinin alt kısmı dikiş masası. Üst tarafına yeni tahta ekleyip yemek masalarına dönüştürmüşler. Bu orjinal fikri takdir edip suskunlaşıyorum. Neden sustuğumu bilmeden. Arkadaş neden sustuğumuzu soruyor. Kankanınkini bilmem ama ben sadece mutluluktan susuyorum. İnsan mutluyken de susabilir değil mi? O hakkımız olmalı. ( Başka şeyler de var aklımda ama şimdi bu yazının konusu değil. )

Benim söylediğim balık ekmeğim en son olmak kaydı ile, bütün yemekler geliyor. Afiyetle yerken farkediyorum ki kalamarlar baya canlı. Çok pişmemiş falan dese de arkadaşlar, biraz daha az pişseler bana tabaktan kaçacaklarmış gibi geliyor. Buna da aldırmıyoruz. Ben daha çok benim balık- ekmeğime konsantre oluyorum. Çok güzel geliyor açlığımın üzerine ve süratle tüketiyorum. Yemekten sonra gelen tavşan kanı çaylar ve yakılan sigaralar keyifleri dörde, ondörde katlıyor. ( sigara olayında ben hariç ) Yorgunluk çöküyor bünyelerimize hafiften. Ama mutluluk hala dinçlik veriyor bana...

Dönüş yolunda kayda değer pek birşey olmuyor. Uyuma çabaları, sol taraftaki denizin izlenip hayallere dalınması vb... İneceğimiz yerde inip, Kanka ve ben diğer arkadaşlarla vedalaşıp, Buca'ya geri dönmek için ayrılıyoruz...

Yüzümde günün güzelliğinden dolayı bir gülümseme kalıyor. Kocaman bir gülümseme...Teşekkür ederim...herkese ve herşeye... ''

Bunları yazabilirdim belki. Ama dedim ya saat gece 1 olduğu halde hava hala çok sıcak. Bin derece olabilir bence. Bir yandan da sivrisinekler kanımı emmekte. (curk curk diye...) Sandalyemin altına da bir leğen koydum. Erirsem halıya akıp gitmeyeyim, sonra toplaması kolay olsun diye. Şimdi halıya erisem, vıcık vıcık temizlemesi falan da zor işler. Keşke yazabilseydim ve İzmir'de neler yaşadığımı ve hissettiğimi anlatabilseydim...

Tv'de sevdiğim klip çıktı. ''Sevda - İçime İşlerken'' Benden başka seven yok sanırım ama olsun, ben seviyorum. Leğeni sürükleyerek gideyim bari...Allah'ım erimesem... Çok korkuyorum...(şarkı bitse en azından)

İçime işlerken=(..sıcak)
Farkına varmamışım
Sana bittiğimden=
(..erimek)
Kendime kalmamışım

...
..
.

Saygılarımla,
Emre C.
23 Temmuz 2008
Saat : 01:12 bol sinekli ve aşırı sıcak bir İzmir gecesi..

Read More!

Seni Öldürdüm Dün Gece

seni öldürdüm dün gece.
yaktım sonra.
küllerin kalmıştı avucumda.
bir de kokun.
sana has.
sana özel.


Hatırlar mıydı ki yar o günleri?
O kör olası şehirlerde
yaşar mıydı eskileri zaman zaman?
ve bizi...sevgimizi...

seni öldürdüm dün gece.
fotoğraflarımızı yırttım.
yaktım sonra.
külleri kalmıştı avucumda.
bir de gözlerin aklımda.
ela.
pek güzel.


Bütün aşklar birbirine girdi bu gece.
Kimisi siyah, kimisi ela, kimisi yeşil.
Eller mevzusu var bir de.
Tek ortak yanları bembeyaz oluşları.
Taptaze... öpülesi...

seni öldürdüm dün gece.
anılarımızı sildim.
yaktım sonra.
külleri kalmıştı avucumda.
bir de cümle.
sana dair.
sana özel.


Bir tek kokularınız kalıyor aklımda.
Onları içime çektikçe
yorganımın altında
yeniden yaşıyorum
aşk dolu günleri,
masmavi.
Ya siz?

seni öldürdüm dün gece.
dolaştığımız şehri yıktım.
yaktım sonra.
külleri kalmıştı avucumda.
bir de caddeleri.
sana koştuğum.
sana özel.


Aşklara tanıklık eden şehirler.
İçindeki mahalleler, caddeler, sokaklar.
Sonra buluşulan kafeler,
pastaneler, deniz kenarları, çimenler,
dalgalar, öpücükler,
sözcükler... neler neler...
 
seni öldürdüm dün gece.
sonra kendimi de.
ve yaktım sonra.
küllerimiz kalmıştı ortalıkta.
bir de rüzgar.
esti geçti.
ne sen kaldın
ne de ben
ne güzel!
Ne Güzel!!

nesi güzel?

Emre C.
Aralık 2007-"Perfume-The Story of a Murderer" filmini izledikten sonra kaleme alınmıştır...
Read More!

Gece ve Onun Büyülü Karanlığı

Öyle bir gecenin koynuna girmeliyim ki
ne horlamalı gökyüzü
ne de ağlamalı bulutlar
gülümseyen bir ay olsun yanımda
ve de göz kırpan yıldızlar

***

Kağıda baktı uzun uzun. Az önce yazdıklarına şaştı. Sonra ışığı pencereden süzülen aya baktı. Sanki onun şahitliğine ihtiyacı var gibiydi. Bunları o mu yazmıştı? Güzel miydi? Bunlar mıydı hissettikleri? Gece ve onun büyülü karanlığı... Ona ilham veren gökyüzüne baktı, pencerenin demirleri arasından. Aslında şimdi çoktan uyuyor olması gerekirdi ama nedense uyuyamamıştı. Onu sıkan neydi? Bir derdi mi vardı?

Aslında gözle görülür bir derdi yoktu. Fakat bardağın boş tarafından bakmaktaydı hayata. Hayat dediğimiz zaten zordu ve kısaydı. Bu genç yaşında kendine olmadık dertler ediniyor, sonra oturup bunlara üzülüyordu. Bu uydurma kederlerin arasında bir şeyler yazıyor, bunlara da şaşıyordu. Sanki kendi kaleminden çıkmamış gibi...

O gece eğer imkan olsa gerçekten kendini gecenin koynuna bırakmayı istiyordu. Kendisinin mıknatıs gibi kötülükleri, üzüntüleri çektiği düşünüyordu. Ama kendinden kötüleri gürünce de haline şükrediyordu. Bir süre sonra gördüklerini unutuyor gene kendi dertlerinde boğuluyordu. Aslında anlamını tam olarak bilemediği, tarifsiz acılar çekiyor; ruhunu sıktıkça sıkıyordu. Tek söyleyebildiği cümle "Canım sıkılıyor" oluyordu. Canı neden sıkılıyordu, bunu ne kendi ne de kimse bilmiyordu.

İşte o gece tüm kalbiyle "yok olmak" istedi. Ölmek değil ama yok olmak. Sanki hiç var olmamış gibi. Doğmamış, bu hayatta birilerini tanımamış gibi. O yok olacaktı ve kimse onu hatırlamayacaktı. Ailesi üç değil de iki çocukları varmış gibi hayatlarına devam edecekti. Arkadaşları onu birden unutacaktı. Eski aşkları sanki o hiç var olmamış, onu hiç tanımamışlar gibi davranacaklardı. Bu hayattan tüm kaydının silinmesini istiyordu. Sonra ruhu da gazeteye bir ilan verecek ve "Bedenimi kaybettim. Hükümsüzdür" diyecekti. Ruhunun bile onu unutmasını istiyordu. Ondan bile utanıyordu artık. Çünkü yıllardır, belki sebepli, belki sebepsiz bir çok acıyla onu da üzmüştü. Her ayrılık sonrası kendi ağladığı yetmezmiş gibi onu da dürtmüş, uyandırmış ve ağlatmayı başarmıştı. O gece ailesinden, arkadaşlarından, eski aşklarından ve ruhundan kaçmak istiyordu. Çünkü utanıyordu. Çünkü yorgundu. Tek çözüm olarak yok olmayı seçmişti. Son kez yüzlerine bakıp, uçup gitmek istiyordu. Belki o muhteşem gecenin koynunda bir yıldız olabilirdi. Ara ara göz kırpardı bu koca evrene ve içindeki eski hayatına.

Ama ruhunun bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. Yok olmak belki imkansızdı. Bunu başarsa bile ruhu onu asla yalnız bırakmazdı. Ruhuyla, düşünceleriyle, hatalarıyla, duygularıyla, bedeniyle bir bütün olduğunu biliyordu. Yok olmak demek bütün hepsinin yok olması demekti. Şöyle bir düşündü ve kendine sordu: "Ben yok olunca neler eksilir?"

"- Ailemi göremem bir daha. Onları ne kadar da çok seviyorum. Onlar değil miydi ki en çaresiz zamanlarımda bana el uzatan, beni büyütüp bu yaşa getiren, eğitim veren, görgü - bilgi kazandıran, sıcak yuvayı tattıran, seven, sevdiren...

- Arkadaşlarımı da göremem bir daha. Onları da çok seviyorum. Hey gidi dostlarım. Hey can arkadaşlarım. Hem iyi gün hem de kara gün yoldaşlarım. Yeri geldiğinde hem mutluluğumu hem de üzüntümü paylaştığım değerli insanlar. Onlara da yapamam bunu...

- Eski aşklarım. Beni üzmüş de olsalar, kırmış da olsalar, onları unutmak mümkün mü? Elbet ben de onların hayatında bir yaşanmışlığım. Bir anıyım. Belki iyi belki de kötü bir anı. Bunu onlara da yapamam. Yok olarak o anıları zihinlerinden çalamam. Olmaz!"

Düşüncelerinden sıyrılıp tekrar kağıda baktı. Hava almak için pencereyi açtı. İçeriye kasabanın temiz fakat serin havası doldu. Sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Dinledi. Sonsuz bir sükunetle ve saygıyla. Gözlerini kapattı. Ezana eşlik eden köpeklerin sesi geldi kulaklarına. Herşeyi duyuyordu sanki. Namaz için kalkan insanlar, abdest almak için açılan suyun sesi, camiye giden tek tük insanların ayak sesleri... Bambaşka duygulara daldı. İçindeki karanlık, tıpkı gerçekteki gibi, aydınlığa dönüyordu. Gözleri hala kapalıydı. İyi şeyler düşünmeye başladı. Avcundakilere odaklandı, avcundan kayıp düşenlere değil! Küçükken dedesinden öğrendiği ilk duayı okudu. Yeni bir gün doğuyordu. Hem de karanlık gecenin ardından. İçindeki kıpırtılar onu kışkırtmış olacak ki, kağıda döndü. Yazdıklarını silmek istedi ama bu gece öğrendiklerini düşünüp vazgeçti. Hatalarından artık utanmıyor, sadece ders çıkarıyordu. Karamsar duygularla yazdığı bu şiiri de bu sebepten silmedi. Altına şunları yazdı ve yatağının sıcaklığına bıraktı kendini. Bu geceden hatıra bir kaç damla gözyaşıyla...

***

Öyle bir gündüzün koynuna girmeliyim ki
Ne gülümseyen bir ay olmalı
Ne de göz kırpan yıldızlar
Sapsarı bir güneş olsun yanımda
ve de çığlık atan martılar

Emre C.
11.08.2008
saat 17.04

Read More!

Seninle Susmak

Seninle susmak bile güzeldi
Susup oturmak
Kalkmak
Yürümek
Şehrimin caddelerinde
Elim belinde
Tenin tenimde
Gözlerinde eskileri unutmanın verdiği huzur
Bir o kadar ela
Bir o kadar sarhoştu ikindi vakti
Bana o söylediğin şarkılar
Şehrimin caddelerinde
Elim belinde
Tenin tenimde
Eski yağmurların ıslatamadığı
Küs güneşlerin uğramadığı
İki dağ arasında yaşıyormuşcasına
Ama bir o kadar betonarme kokan
Şehrimin caddelerinde
Elim belinde
Tenin tenimde
Bir annenin yüreğine sis çökermişçesine
Öyle zordu senden ayrılmak
Hele ki hiç kavuşmamışken
Hele ki söylememişken
Sevdiğimi seni..

Emre C.
Read More!

Sevgi ve Aşk Üzerine Haykırışlar !

Seni Seviyorum

Bu cümle aynı zamanda bir sorudur. Seni Seviyorum derken siz karşı tarafa da soruyorsunuzdur.

"Beni de seviyor musun?"

Yanıt gecikince ya da "Ben de" gibi cevaplar alınınca üzülürsünüz veya kızarsınız. Oysa duymak istediğiniz "Bende seni seviyorum" ya da "Ben de seni çok seviyorum" dur. Ama neden böyledir? Böyle gelmiştir de böyle gitmek zorunda mıdır? Yani bu cümlenin altındaki gizli soru hep olmalı mıdır? Bilmiyorum. Benim itirazım var. İsteyen, istediği zaman ve istediği şekilde söyleyebilmeli. Böylesi hem daha güzel olur hem de daha anlamlı. Yanılıyor muyum?

***

Sevgi mi Mantık mı ?

Bir ilişkiye başlamadan önce mantık/sevgi ya da mantık/aşk; ikilemlerine düştüğünüz oldu mu? Yoksa siz de ikisi de diyenlerden misiniz? (sevgi+mantık= mutluluk? ) Peki ama ya ikisi olmazsa? Hangisini seçerdiniz? Sanırım günümüzde çoğu insan mantığı seçiyor. Sevginin uzun ömürlü olmayışı belki; ya da gittikçe artan maddiyat dünyası bizleri de maddeci hale mi getirdi?

Sanırm bu iki konu çok eski münazara konularındandır. İki taraf da çok sağlam fikirler atabilir ortaya. Ama gene de karar size kalmış. Birgün bu ikileme düşerseniz ne yapmanız gerekli? Bunu bilecek tabi ki yalnızca sizlersiniz. Danışacağınız yer kalbiniz ve beyniniz. Ama ne olursa ben hep sevgi kazansın isterim. Sevgi kazansın.
(sevgi: 1 mantık: 0 ...dk 90+3)

***

Bay Doğru ve Bayan... ?

"Yaşayacağım farklı birşey kalmadı. Artık herşey aynı gidecek" derken, karşınıza birinin çıkıvermesi ve sizi şaşırtmasına ne demeli? Biten her ilişkinin ardından aşka tövbe edip, gene de onsuz olamayışımıza. Aşk bir gıda mıdır? Peki ya her yemekten sonra bir daha yemeyeceğim diyenler var mıdır? Bilmezler mi ki onlar bir süre sonra illaki acıkacaklar? Aşk da bir acıkma ve belki susama hali değilse nedir? O zaman boşuna tövbe etmeyelim! Belli ki birgün acılar geçecek. Gene koşacağız bir yabancının şevkat dolu kollarına. Sonra belki o ilişki ya da evlilik sosuza dek mutlu sürecek.Gökten kafalarımıza elma yağarken; boy boy çocuklarımız olacak. Ya da diğer ilişkiler gibi bitecek. Gene tövbeler, ağlamalar, yeminler... gene unutma evresi, gene yabancı kollar, gene şevkat ve elmalar... Sonsuz döngü... Ta ki doğru kişiyi bulana kadar... (ya da birinin doğru kişi olduğuna kendimizi ikna edene kadar)

***

Anlatamama Hali

Herşey anlatılmaz ve ben bunu bazılarına anlatamıyorum! (garip bir cümle oldu farkındayım...) Elma örneğin. Bir ısırık alın. Alın alın. Neler hissettiniz?

a) Sert
b) Sulu
c) Tatlı
d) Ekşimtrak
e) Hepiciği

Ama bunlar değil. Bir elmadan aldıklarınız "sadece" bunlar değildir. O tad nasıl anlatılabilir ki? İşte dediğime geliyoruz. Herşey anlatılamaz! Herşeyin bir tanımı olmadığı gibi/olmak zorunda olmadığı gibi, kelimelere de dökülemez...

Hadi o zaman yağmur sonrası toprak kokusunu anlatın bana...
Ya da yeni doğmuş bir tayın yürümeye çalışmasını ve sizde uyandırdığı hisleri...
Bunları geçtim anneliği, baba olmayı anlatabilir misiniz?
Ya askerliği, üniversite dostluklarınızı, lise aşklarınızı...
Peki bayram telaşlarınızı... ?

Anlatamazsınız biliyorum. Çünkü herşey anlatılmaz. Bazı şeyler yaşanır. Bazen büyük bir gururla, bazen gözyaşlarıyla ve bazen de kahkahalarla gülerek. Ama sadece yaşanır. Anlatılmaz...

Çünkü ANLATILAMAZ..!

Emre C.

Read More!