Şeker Gibi Çocuklardık

Az önce yağmur yağdı. Hani "yaz yağmuru" deriz ya, ondan. Bana niyeyse hemen eskileri hatırlatıverdi. Küçükken bu yağmurlar, oyunlarımızın en büyük düşmanıydı. Şeker gibi çocuklar olduğumuzdan, erimekten korkar, oyunu yarıda kesip evlere dağılırdık. Ne zaman ki yağmur diner, eğer izin çıkarsa ailemizden, işte o zaman sokaklar yine bizim olurdu. O zamanlar sokaklar mı evimiz, evlerimiz mi sokaklar bilemez, sabahtan akşama kadar oynardık. Uzun yaz günleri en büyük arkadaşlarımızdı. Güneş abimiz, akşam çok geç batar, bizi hep mutlu ederdi.

Bazı günler yağmur uzun sürerdi. İçimizden dinsin diye dua ederdik. Belki dinerdi ve dışarı çıkardık. Kah ailesinden izin alamayışlarından, kah gene yağar diye korkan çocuklar yüzünden sokaklar bomboş olurdu. Kasabanın nadide parkındaki sarı bir salıncak sallanıyor olurdu örneğin. Rüzgar deli gibi eserdi o yıllarda. Koltuk altımızda her an patlamaya hazır plastik topumuz, arkadaş arardık kendimize. Bulamazdık da çoğu zaman. Yerler pek tabi ıslak olurdu. Toprağın o güzelim kokusu o zamanlar bizi enterese etmez, hatta gıcık bile olurduk yağmura için için. Gene o parkta tüm oyuncaklar ıslak olurdu ve kazara bir tanesine oturursanız, üstünüz başınız ıslanır, evde bir güzel haşlanırdınız. Biz o zamanlar çok küçüktük. Yaz ayları ara ara yağmur yağardı ve biz en çok yağmurdan korkardık...

Koltuk altımızda patlamaya hazır plasitik topumuz olduğu halde kasabanın sokaklarını turlardık. Toprak kokusuna yer yer gül, kasımpatı, menekşe ve bazen de kimi ağaçlarının kokuları karışırdı. Evlerin içinden gelen mutlu ailelerin sesleri bizi daha da hüzünlendirirdi. Kendimizi dünyanın en mutsuzu hissederdik. Aksi gibi sokaklar bomboş olurdu. Topu yere bırakıp, onu tekmeleye tekmeleye eve dönmeye koyulurduk. Tek dostumuz kalmıştı, koca evimizin duvarı. Pat küt duvara vurur, kendi kendimizle konuşurduk. Bazen camdan annemiz bize bakar, neden üzgün olduğumuzu bir türlü kestiremezdi. O sırada evde, 10 kanallı televizyonda büyük ihtimalle TRT 1'de haberler izleniyor olurdu. Şayet yağan yağmur yayını bozmadıysa...

Keyfimiz biraz olsun yerine gelmeye başlamışken, sokakta çocuk sesleri yayılmaya başlardı. Bulutlar biraz biraz dağılırdı ve güneş gene bize gülümserdi. Arkadaşlarımızı görürdük uzaktan. Onlarca çocuk. Hepside oyuna susamış. O zamanlar ne bilgisayarlarımız vardı evde, ne de kasabamıza internet kafe açılmıştı. Tek eğlencemiz sokaklarımızdı ve bu sokaklarda oynadığımız oyunlarımız. Birbirimizi sadece yaz aylarında görsek de severdik. Kimilerimiz o kasabanın yerlisiydi. Kimilerimiz de oraya aile büyüklerini ziyerete gelirdik. Bu ziyarete gelenlerimiz gün sayar, okulların açılmasına yakın hüzünlenirdik. Yaz hiç bitmesindi, yağmur hiç yağmasındı.

Takımlar kurar, oyuna dalardık. Okul bahçesinde irili ufaklı pek çok çocuk olurdu. Ara ara tartışırdık ama öyle kavga gürültü bilmezdik. Bazılarımız o anın fotoğrafını çekip, cebine koymak isterdi. İleride hatırlayıp tekrar mutlu olabilmek için. Kim bilir yapanlarımız olmuştur belki. O uzun yaz günlerinde oyunlar saatlerce sürerdi. Ne acıkma bilirdik, ne de susama. Ama su içerdik. Yakınımızdaki cami ne güne duruyordu. Akşam hiç olmasın isterdik. Güneş tepemizde boza pişirse de umrumuzda olmazdı. Çünkü biz mutluyduk. Çünkü biz sadece çocuktuk.

Çocuktuk ama kendimizi büyük zannederdik. Herşeyi biliyor, anlıyorduk. Futbolun kitabını da bizler yazmıştık o zaman. Bizler kimi zaman Sergen, kimi zaman Hakan Şükür, kimi zaman da Klinsmann'dık. Hepimiz kendimize ünlü bir futbolcunun adını vermiştik. Sadece vermekle kalmamış onun ruhuna bürünmüştük. Örneğin "Sergen" lakabını alan çocuk, çok teknik oynuyor ama hiç koşmuyordu. Göbeğini hafif çıkararak paslar vermeyi tercih ediyordu. Hakan Şükür olanımızsa kaleciden daha yükseğe sıçrama gayreti içinde oluyordu. Bizler hem çocuk, hem futbolcu, hem de süper oyunculardık. Ama aslında teknolijinin gariplikleriyle tanışmamış son nesildik. Biz büyürken gördük ki, kasabaya internet kafeler açılmış, her eve bilgisayar girmeye başlamıştı. Sokaklarda çocuk sayısı günde güne azalıyordu. Oysa bizim zamanımızda öyle miydi?

Bize herşey güzeldi. Her şeyden bir oyun çıkartmayı severdik. O yıllarda yazar olarak, Ömer Seyfettin'i, Kemallettin Tuğcu'yu biliyorduk. Saçma sapan şeyler okuduğumuz da oluyordu. Ama neticede okuyorduk. Her yaz en az 5-6 kitap devirip bununla övünüyorduk. Hatta bazılarımız "Sefiller"i bile okuduğunu iddia ediyor, ona şaşıyorduk. Ne de süper çocuklardık. Yazlar hiç bitmesindi ve okullar hiç açılmasındı. Ama okulumuzu da seviyorduk. Yılmaz Erdoğan'ın dediği gibi arkadaşlarımız "Yumurta kokardı" ama "solculuk" oynamayı bilmezdik. Tuna Kiremitçi'nin bir yazısında dediği gibi, belki de bazılarımız 68 kuşağının çocuklarıydı. Böyle oyunları hiç öğrenmemiştik. Bilseydik gerçekten büyük ciddiyetle oynardık. Çünkü biz hiç bir oyunda ciddiyeti elden bırakmıyorduk. Her oyun bir savaştı, hem de eğlence. Ama kazanılması gerekirdi. Tıpkı hayat oyunu gibi. Şimdi biraz daha büyük çocuklarız "Hayat Oyununda" gol atmaya çalışan ...

Çok çocuktuk. Çok gerçekti herşey ve de yalandı bazen büyüklerin söyledikleri. Ne yemeğimiz arkamızdan ağlıyordu, ne de ıspanak yemezsek boyumuz kısa kalacaktı. Uzun uzun çocuklar olduk. Ne sınavlardan, ne yollardan geçtik. Büyüdüğümüz söylenemez. Büyümek istiyor muyuz sahi? Hala oyunlar oynamaktayız. Rollerimiz değişti. Artık kendimizi futbolcu sanmak yerine teknik direktör sanıyoruz. Fatih Terim, Mustafa Denizli oluveriyor ne maçlar kazanıyoruz. Hatta Cumhurbaşkanı, Başbakan olup; ülkeyi kurtarıyoruz. Bıkmadık başkalarının yerine kendimizi koyma huyundan. Küçükten kalma bir alışkanlık herhalde.

Yağmur dindi. Güneş açtı bakın! Yemeğimi yiyeceğim birazdan. Aslında yemekten sonra dışarı çıksam ve hava karararana kadar top mu oynasam? Ya da yok, en iyisi bu düşündüklerimi yazmam ve sizlerle paylaşmam...

Bizler şeker gibi çocuklardık. Yazın oyun oynarken birden yağmur yağıverse hemen evlere dağılırdık, erimekten korktuğumuzdan. Böyle ufacık, ama o zamanlar bize kocaman gelen telaşlarımız vardı. Gözlerimiz pırıl pırıl, koltuk altımızda her an patlamaya hazır plastik topumuz, yağmurun dinmesini beklerdik. Heryer mis gibi toprak ve ağaç kokardı. Biz o zamanlar küçücüktük ve en çok yağmurdan korkardık. Belki de hayata daha başlamadan eriyip gitmekten...

0 karalama: