Gece ve Onun Büyülü Karanlığı

Öyle bir gecenin koynuna girmeliyim ki
ne horlamalı gökyüzü
ne de ağlamalı bulutlar
gülümseyen bir ay olsun yanımda
ve de göz kırpan yıldızlar

***

Kağıda baktı uzun uzun. Az önce yazdıklarına şaştı. Sonra ışığı pencereden süzülen aya baktı. Sanki onun şahitliğine ihtiyacı var gibiydi. Bunları o mu yazmıştı? Güzel miydi? Bunlar mıydı hissettikleri? Gece ve onun büyülü karanlığı... Ona ilham veren gökyüzüne baktı, pencerenin demirleri arasından. Aslında şimdi çoktan uyuyor olması gerekirdi ama nedense uyuyamamıştı. Onu sıkan neydi? Bir derdi mi vardı?

Aslında gözle görülür bir derdi yoktu. Fakat bardağın boş tarafından bakmaktaydı hayata. Hayat dediğimiz zaten zordu ve kısaydı. Bu genç yaşında kendine olmadık dertler ediniyor, sonra oturup bunlara üzülüyordu. Bu uydurma kederlerin arasında bir şeyler yazıyor, bunlara da şaşıyordu. Sanki kendi kaleminden çıkmamış gibi...

O gece eğer imkan olsa gerçekten kendini gecenin koynuna bırakmayı istiyordu. Kendisinin mıknatıs gibi kötülükleri, üzüntüleri çektiği düşünüyordu. Ama kendinden kötüleri gürünce de haline şükrediyordu. Bir süre sonra gördüklerini unutuyor gene kendi dertlerinde boğuluyordu. Aslında anlamını tam olarak bilemediği, tarifsiz acılar çekiyor; ruhunu sıktıkça sıkıyordu. Tek söyleyebildiği cümle "Canım sıkılıyor" oluyordu. Canı neden sıkılıyordu, bunu ne kendi ne de kimse bilmiyordu.

İşte o gece tüm kalbiyle "yok olmak" istedi. Ölmek değil ama yok olmak. Sanki hiç var olmamış gibi. Doğmamış, bu hayatta birilerini tanımamış gibi. O yok olacaktı ve kimse onu hatırlamayacaktı. Ailesi üç değil de iki çocukları varmış gibi hayatlarına devam edecekti. Arkadaşları onu birden unutacaktı. Eski aşkları sanki o hiç var olmamış, onu hiç tanımamışlar gibi davranacaklardı. Bu hayattan tüm kaydının silinmesini istiyordu. Sonra ruhu da gazeteye bir ilan verecek ve "Bedenimi kaybettim. Hükümsüzdür" diyecekti. Ruhunun bile onu unutmasını istiyordu. Ondan bile utanıyordu artık. Çünkü yıllardır, belki sebepli, belki sebepsiz bir çok acıyla onu da üzmüştü. Her ayrılık sonrası kendi ağladığı yetmezmiş gibi onu da dürtmüş, uyandırmış ve ağlatmayı başarmıştı. O gece ailesinden, arkadaşlarından, eski aşklarından ve ruhundan kaçmak istiyordu. Çünkü utanıyordu. Çünkü yorgundu. Tek çözüm olarak yok olmayı seçmişti. Son kez yüzlerine bakıp, uçup gitmek istiyordu. Belki o muhteşem gecenin koynunda bir yıldız olabilirdi. Ara ara göz kırpardı bu koca evrene ve içindeki eski hayatına.

Ama ruhunun bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. Yok olmak belki imkansızdı. Bunu başarsa bile ruhu onu asla yalnız bırakmazdı. Ruhuyla, düşünceleriyle, hatalarıyla, duygularıyla, bedeniyle bir bütün olduğunu biliyordu. Yok olmak demek bütün hepsinin yok olması demekti. Şöyle bir düşündü ve kendine sordu: "Ben yok olunca neler eksilir?"

"- Ailemi göremem bir daha. Onları ne kadar da çok seviyorum. Onlar değil miydi ki en çaresiz zamanlarımda bana el uzatan, beni büyütüp bu yaşa getiren, eğitim veren, görgü - bilgi kazandıran, sıcak yuvayı tattıran, seven, sevdiren...

- Arkadaşlarımı da göremem bir daha. Onları da çok seviyorum. Hey gidi dostlarım. Hey can arkadaşlarım. Hem iyi gün hem de kara gün yoldaşlarım. Yeri geldiğinde hem mutluluğumu hem de üzüntümü paylaştığım değerli insanlar. Onlara da yapamam bunu...

- Eski aşklarım. Beni üzmüş de olsalar, kırmış da olsalar, onları unutmak mümkün mü? Elbet ben de onların hayatında bir yaşanmışlığım. Bir anıyım. Belki iyi belki de kötü bir anı. Bunu onlara da yapamam. Yok olarak o anıları zihinlerinden çalamam. Olmaz!"

Düşüncelerinden sıyrılıp tekrar kağıda baktı. Hava almak için pencereyi açtı. İçeriye kasabanın temiz fakat serin havası doldu. Sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Dinledi. Sonsuz bir sükunetle ve saygıyla. Gözlerini kapattı. Ezana eşlik eden köpeklerin sesi geldi kulaklarına. Herşeyi duyuyordu sanki. Namaz için kalkan insanlar, abdest almak için açılan suyun sesi, camiye giden tek tük insanların ayak sesleri... Bambaşka duygulara daldı. İçindeki karanlık, tıpkı gerçekteki gibi, aydınlığa dönüyordu. Gözleri hala kapalıydı. İyi şeyler düşünmeye başladı. Avcundakilere odaklandı, avcundan kayıp düşenlere değil! Küçükken dedesinden öğrendiği ilk duayı okudu. Yeni bir gün doğuyordu. Hem de karanlık gecenin ardından. İçindeki kıpırtılar onu kışkırtmış olacak ki, kağıda döndü. Yazdıklarını silmek istedi ama bu gece öğrendiklerini düşünüp vazgeçti. Hatalarından artık utanmıyor, sadece ders çıkarıyordu. Karamsar duygularla yazdığı bu şiiri de bu sebepten silmedi. Altına şunları yazdı ve yatağının sıcaklığına bıraktı kendini. Bu geceden hatıra bir kaç damla gözyaşıyla...

***

Öyle bir gündüzün koynuna girmeliyim ki
Ne gülümseyen bir ay olmalı
Ne de göz kırpan yıldızlar
Sapsarı bir güneş olsun yanımda
ve de çığlık atan martılar

Emre C.
11.08.2008
saat 17.04

0 karalama: