Emre Zaman Makinasına Binmiş "Ya Nasip" Demiş


"Çeyizi düzmüş
Kimi bekler
Köşede durmuş
Dönmek ister

Güzelim baksana
Adımı sorsana
Allahın aşkına
Şu ateşi yaksana.."


***

Gelin ata binermiş ya nasip dermiş; ben de zaman makinasına biniyorum ve ya nasip diyorum. Amacım Türk Pop müzik tarihinde gezinmek. Bunu yapmaya beni iten Yalın'ın bir klibi oldu. Son yıllarda herkes birçok şarkıcının çıktığını, kalitenin düştüğünü savunurken; ben ise kalitenin giderek arttığı kanaatindeyim. Mesele Batı Tınısına yaklaşmak ya da, onların müziklerine yakın müzikler yapmak da değil. Kaldı ki bence kalite sadece müzikte değil, güftelerde yani şarkı sözlerinde de var. Hadi biraz gezintiye çıkalım öyleyse..

İnternette biraz araştırma yaptım. Ama eğer araştırıp okuyacak olursak zaten o yıllar herkesin aklına geliverir. Mühim olan zihnimizde neler kalmış, o mühim. Yorgun dimağımın karanlık dehlizlerine gözü kapalı dalıyorum. Zamanda yolculuğa zihnimde çıkıyorum. 90'lar Pop deyince aklıma ilk Mustafa Sandal'ın "Bu Kız Beni Görmeli" şarkısı geliyor. Aslında ilk atılımı yapan o değil. Hani kıvılcımı çakan. Bu isim kim diye bakacak olursak tabi ki Hakan Peker. Efsane albümüyle ortalığı kasıp kavurmuştu hatırlarsınız. Sonra Tarkan var. O acemi hallerinden şimdiki geldiği noktaya bakarsak ne büyük değişimler yaşadığını anlayabiliriz.

Benimle oynama
Söyledim sana
Şansını zorlama
Uğurlar olsun

Burak Kut bu şarkıyı söylerken sene de 1994'ü gösteriyordu. Popüler müziğin "Bebek Yüzlü" yakışıklısı Kut kısa zamanda genç kızların gönülerindeki tahtlarda yer kapmaya başlamıştı bile. 94 yılına kadar Levent Yüksel, Nazan Öncel, Suat Suna, Bendeniz gibi isimler yerini çoktan almış olacaktı. Bu isimlerin albüm çıkarma zamanlamaları arasında ya bir ya iki yıl vardır. Ne cereyan etmişse yakın zamanda olmuştur. Bu yüzden patlama denilebilir. Aynı zamanda o yıllarda yapılan kaliteli işler, dinleyenler açısından da yeterli ilgiyi görmüş, albümler peynir - ekmek gibi satılır olmuştur. Durumu albüm almaya yetmeyenler ya da isteksiz olanlar, "kasetçi"lere koşmuş ve albüm doldurtmuşlardır. Şimdiki teknolojinin t'sinin olmadığı o yıllarda Radyolar çok çok önemliydi. Video Müzik kanallarının doğuşuna kadar da yerini korudu. Gerçi Radyonun hala kemik bir dinleyicisi vardır. Konudan uzaklaşmayalım. Hemen bir parantez de Yonca Evcimik'e açalım. Gene en büyük patlamayı bu yıllarda yapan Evcimik, özelliklere gençlerin büyük beğenisini toplamıştı. Şarkı sözleri genelde akılda kalıcı, pek mantık barındırmayan cinstendi ama çok sevildiği bir gerçek. Belirtmekte yarar var hatırladığım kadarıyla o furyada istisnalar dışında sözler hep "akılda kalıcı" olmaya yönelikti. Şimdiki kaliteden kastım bu. Buraya döneceğiz...

Klibinde koşan adam desem? Hemen Mirkelam aklınıza gelir değil mi? Zamanda ilerleyoruz ve ilerledikçe görüyoruz ki piyasa kızışmış, rekabet almış başını gitmiş. Piyasaya girmek için ya çok etkili bir albüm ya da tarz gerekir olmuş. Mirkelam da bunu yapanlardan biriydi. Klibinde kan-ter içinde kalıncaya dek koşmuştu. Şimdi olimpiyatlarda madalya sıkıntısı çekiyoruz ama Mirkelam'ın o yıllarda keşvedilmesi gerekirdi bence. Çünkü bence o klipte rahat 40km koşmuştur. O koşadursun hemen uzun saçlarıyla, sanatçı bir aileden gelen birine kaysın buğulu bakışlarımız. Kenan Doğulu. Gerçek değeri o yıllarda hemen anlaşılmasa da bugün ne kadar doğru işler yaptığı anlaşılıyor. Yavaş yavaş yükseldi ama yerini gerçekten sağlamlaştırdı. "Yazmışsa Bozmak Olmaz", "Sımsıkı Sıkı Sıkı", "Yaparım Bilirsin", "Hiç Bana Sordun mu", "Kandırdım" o yıllarda beğenerek dinlediğimiz şarkılarından birkaçı.

Güneş, kumsal, deniz üçlüsü. Hepimizin sevdiği şeyler. Kumsalda gençler bir araya geldi mi, hemen ateş yakılır ve gitarıyla birisi şarkılar söylemeye başlar. Günümüzde de hala sürer bu sevilesi gelenek. O kumsalda söylenen şarkılar da genelde "Haluk Levent", "Yaşar" ve "Ege" şarkılarıdır. İşte bu üç isim de çıtayı yukarılara taşıyan isimler. Ortak yanları ise şarkılarının buram buram aşk kokması. 2000'lere yaklaştıkça artan rekabetle birlikte güzel yapımlar da artıyordu. Şarkı sözleri giderek daha şiirsel, daha sanatsal bir hal almaktaydı. Bu da dinleyenlerin kulak zevkine daha çok hitap eder olmuştu. Aslında Haluk Levent Türk Pop müzik sanatçısı sayılmayabilir. Fakat dinleyen kitlesi açısından bakarsak belki katılabilir. Ama sound itibariyle "Anadolu Rock" türüne daha yakın. Rock müzik belki başka bir yazının konusu olabilir. Ama ben severek dinlediğim ve gelişimine bizzat tanıklık ettiğim müziği anlatmaya devam etmek istiyorum. Ayrıca Haluk Levent ilk zamanlarda daha Pop tarzına yakın şarkılar yapmaktaydı.

Bu şarkışları aşk kokan sanatçılar gönüllerdeki telleri titrete dursun günümüze yaklaşırken, Harun Kolçak, Candan Erçetin, Doğuş, Atilla Taş gibi birbirinden farklı ve hevesli isimler kendilerine yer açmaya çalışacaklardı. Harun Kolçak'ı uzun saçlarından, Atilla Taş'ı Ham Çökelek'inden, Candan Erçetin'i bir klibinde sandalyeye ters oturup şarkı söylemesinden, Doğuş'u da ilginç hayat hikayesinden tanıyacaktık. Daha ismini bile unuttuğumuz bir çok şarkıcı, sanatçı gelip, geçecekti. Bu patlamalar, alçalmalar, yükselmeler içinde tek bir ismin yeri asla tartışılmayacaktı. Sezen Aksu.

Minik Serçe'miz kariyeri boyunca onlarca albüm çıkaracak, yüzlerce şarkıya imza atacak ve hepsi de hit olacaktı. Birçok şarkıcıya bestelerini verecek, yetiştirecek, vokalistleri de ünlü şarkıcılar haline gelecekti. Bu Pop tarihimizde yerini alan, parlayıp - sönen, ya da hala var olan sanatçıların hepsinin gözünde Sezen Aksu'nun yeri apayrıdır ve tartışılmaz. Türk Pop müziği denilince akla ilk gelen/gelmesi gereken kişidir o. Yaşayan bir efsanedir. Onun şarkılarıyla aşık olmuş, ağlamış, üzülmüş, ayrılığı tatmış bir nesiliz belki de birçoğumuz. Hiç sıkılmadan dinledik ve dinliyoruz. Sen bir tanesin Sezen...

Türk Pop müziği o patlamadan sonra belli bir süre durgunluğa geçecek ve belki de kendini hazırlayacaktı. Teknoloji heryere girer olmuş ve albüm satışları azalmaya başlamıştır. Ama en başta da iddia ettiğim gibi kalite gittikçe artmaktaydı. Kimiler 70'leri, 80'leri mumla ararken, ben ve benim gibiler de bu durumdan oldukça memnundu. Kabul ediyoruz bazı şarkılar günü birlikti ya da mevsimlikti ama güzel olanlarının sayısı da çoktu. Türk Pop müziğinde 90'larda patlamaya sebep olan isimler, Tarkan, Mustafa Sandal, Sertab Erener, Kenan Doğulu, Mirkelam, Yaşar..vb hala albümler çıkartacak, hayran kitlelerini arttıracaktı. Ayrıca bu isimlere Kıraç, Yalın, Emre Aydın, Ferhat Göçer, Hande Yener, Emre Altuğ, Keremcem, Sıla gibi günümüze kadar uzanan isimler eklenecekti. Demet Akalın gibi hiç de az seveni olmayan isimler sürpriz çıkışlar yakalayacaktı.

Artık yazının sonlarına yaklaşırken bir ismi es geçtiğimi farkettim. Aslında saymaya kalksam yüzlerce isim var ama ben aklıma gelenleri, sevdiklerimi ve damga vuranları yazmaya çalıştım. Ama bu ismi unutmamalıydım. Öyle ya da böyle, seversiniz ya da sevmezsiniz albümleri en çok satanlar arasında yer alan birisi. "Karabiberim", "Yaz Yağmuru", "Zakkum", "Gamzelim", "Kanasın", "Ben Adam Olmam" gibi şarkıların hem bestecisi hem söz yazarı. Ayrıca başka sanatçılara verdiği şarkılar da hit olmuş bir isim. Sezen Aksu'dan sonra en çok besteleri alınan isimlerden birisi. Son olarak Nefes - 2008 albümüyle piyasada yerini alan Serdar Ortaç. Kimi şarkı sözlerinde bariz mantık hataları bulunsa da Türk Pop müziğinde adı unutulmazlar arasında yerini çoktan almıştır.

***

İçim sızlıyor doğru
Ama sana git demekten başka yol mu var
Onların doğrularıyla büyürken
İçine hayat çekmek değil kolay
Sesim çıkmıyor doğru
Ama bağırsam kime ne faydası var
Bedelli mutluluklar düzeninde
Yüreğe güvenmek değil kolay
Gerçeğin kenarından hayatın düzenine
Bir yol bulup ben akamadım
Bugün budur pencere yarın kışla yüzleşince
Çok üzgünüm kalamadım...

İzlediğim klip, bu şarkınındı(Herşey Sensin - Kalamadım). Bana bu kadar çok şey yazdıracağını bilemezdim tabi ama iyiki de yazdırdı. Zamanda hoş bir yolculuğa çıkarmış oldu beni. Yalın'ın ilk çıktığını hatırlıyorum da herkes sesine hayran olmuştu. Çok farklı gelmişti bize. Sonra "Zalim" şarkısı... O albümündeki diğer parçalar da çok çok iyiydi ve artık düzenin değişmekte olduğunu göstermekteydi. Çünkü artık tek şarkılık albüm devri bitmişti. Tabi yapanlar gene yaptı ama bunun cezasını unutularak ödediler. Yalın için de tek albümle kalır, unutulur gider diyenler oldu ama, ilk albümden sonra çıkardığı albümlerle kendini kanıtlamış, bir nevi sınıfını geçmiş oldu.

Son olarak, gitmeden önce severek dinlediğim iki isme daha yer vermek istiyorum. Ferhat Göçer ve Emre Aydın. Yalın, Göçer ve Aydın'ın bütün parçalarını ayırt etmeksizin severek dinlerim. Çünkü hepsinden alınacak ayrı bir tat, çıkarılacak ayrı bir ders vardır. Sözlerin güzelliği bir yana müzikleri de bambaşka lezzettedir. Umarız ki bu çizgide devam ederler ve biz sevenlerini sevindirmeye devam ederler...

Sevgilerimle,
Emre C.

Dip Not: Bu yazıda bana katkı sağlayan Wikipedia'ya ve Türkpopmuzik.net'e binlerce kez teşekkür ederim. Onlar bunu bilmeyecek ama olsun :)

Bugün ne kadar güzel bir gün değil mi ??
Bence öyle...
Hadi gidin artık..ben de gideyim..yemek yiyeceğim..zamanda yolculuk acıktırdı ;) görüşürüz..


Read More!

Beraat Kandili




“Şu beş gece vardır ki, onlarda yapılan dua kabul edilir: Recep ayının ilk Cuma gecesi Şaban ayının 15. gecesi, Ramazan ve Kurban bayramı geceleri ve Cuma geceleri.”

İşte bu gece, yani Şaban ayının 15'i mübarek Beraat Kandili gecesi. Duaların kabul olduğu bu gecede inşallah hepinizin duaları kabul olur. Herkesin kandili mübarek olsun...

DUA:

Allah’ım! Senin şanın yüce,rahmetin bol,lütuf ve ihsanın sınırsız, af ve merhametin büyüktür. Bizler ise, her defasında nefsinin isteklerine mağlup olan ve emirlerini ifa etmede yetersiz kalan aciz ve günahkar kullarınız. Senden başka sığınacak kapımız ve merhamet dileyecek mercimiz yok. Sen Yüce Rabsın, biz ise aciz kullarınız. Bizi kapına çağırdın geldik, dua edin dedin dua ediyoruz, af dileyen yok mu diyorsun, işte şimdi af ve mağfiret diliyoruz. Bizi bu af gecesinde kapından boş çevirme ya Rabbi!

Ya Rabbi! Sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed senden ne istemişse biz de onları istiyoruz. Bizi onlara ulaştır ya Rabbi. Sevgili Peygamberimiz senden neyi uzak tutmanı istemişse bizi ondan korumanı istiyoruz. Bizi, umduklarımıza nail, korktuklarımızdan da emin eyle ya Rabbi!

Şu anda Dünyanın muhtelif yerlerinde çeşitli sıkıntılara maruz kalan mazlum ve mağdur kullarına merhamet eyle ya Rabbi!. İslam alemini karşı karşıya bulunduğu sıkıntı ve kaostan sahili selamete eriştir ya Rabbi.

Şu anda cemaatimizin ve bu geceyi mübarek bilerek sana yönelen bütün kullarının her ne muradı var ise kendilerine lütfeyle Allah’ım. Her ne dertleri sıkıntıları varsa onları da hallü asan eyle Allah’ım.

Derdi olanlara devalar, hasta olanlara şifalar, borcu olanlara edalar ihsan eyle Allah’ım.

Çocuklarımızı ve nesillerimizi şeytan şerrinden ve şeytan tıynetli insanların şerrinden, şeytana ve nefislerine uyarak yolundan uzaklaşmaktan muhafaza eyle ya Rabbi. Çocuklarımızın anne ve babasına sadık, dinine ve vatanına yararlı hayırlı evlatlar olarak yetişmeleri için her türlü imkanı bizlere lütfeyle ya Rabbi.

Hastası olanlara acil şifalar, borcu olanlara edalar, derdi olanlara devalar nasip eyle ya Rabbi.

Ülkemize yönelik hain planlardan, terör saldırılarından sen muhafaza eyle ya Rabbi. Güvenlik güçlerimizi her türlü hain saldırılara karşı koru ya Rabbi.

Irak, Filistin ve Lübnandaki kardeşlerimizi de kimliği belirli belirsiz kimselerin saldırılarından muhafaza eyle ya Rabbi.

Güzel dinimizin gerçekleştirmek istediği barış, huzur ve mutluluk dolu bir ortamın bütün dünyaya hakim kılınması için bizim gibi barış severlere gayret, zalimlere ise korku ve dehşet nasip ey ya Rabbi.

Bu mübarek gece hürmetine, dualarımızı makbul, kusurlarımızı ise mağfur eyle ya Rabbi.

Dularımızı, okunan Kur'an-ı Kerim'leri, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşları olmak üzere tüm şehit ve gazilerimize armağan ediyoruz sen kabul eyle Allah'ım...

Amin Amin Amin


Read More!

Kayıkçının Rüyası


-I-

masmavi koktu dünya
bağırıştı durdu martılar
apansız bir lodos esiverdi
kayıktaydım
kaydı durdu yıldızlar
kayık sallandıkça
sallandı gençliğim
üşüyordum
çok dalgalıydı hayalim
hayal dediysem
kayıkçının hayali ne kadar olursa
korkuyordum
hayaller kurmaktan
balık tutmaktan
aşık olmaktan
işin garibi
hepsini de yapıyordum

-II-

anne
bak bir yıldız daha kaydı
şaşırma yokluğunla
konuştuğum için
evet delirdim
hayır acıma bana
deniz acısın
canım acısın
sen yanımda olmadıkça
beni kimler anlasın

Emre C.

Read More!

Çocuğun Canı Çok Sıkılıyordu

6. sigarasını henüz söndürmüştü. Yarım saattir elinde tuttuğu dergiyi masanın üzerine fırlattı. Boşunaydı bütün çabası. Okuduklarından tek kelime anlamamıştı. Çocuğun canı çok sıkılıyordu. Derginin kapağındaki gülen yazara kaydı gözleri. Çok seviyordu bu yazarı. Neredeyse bütün kitaplarını okumuştu. Hatta ilk çıkardığı kitaplardan birini internetten açık arttırmayla almıştı. Yazarın gözleri yeşildi. Keşke benim de gözlerim renkli olsaydı diye geçirdi içinden. "Güzel gözlüm, acaba beni o zaman sever miydi ?" Saçmaladığının kendi de farkındaydı. Canı daha da fena sıkıldı. Bakışlarını şehrin içinden akan nehre kaydırdı. Bu nehir böyle yıllardır akmaktaydı. İyi de neden? Ve nereye? Su gibi olmak istedi. Akıp gitmek. Hiç bir yere bağımlı olmadan diyar diyar dolaşmak. Kıvrıla kıvrıla bambaşka alemleri tanımak. Belki o zaman aşık da olmazdı. Tabi ya su hiç aşık olur mu? Olmaz mı? Şehrin içinden geçen su olamayacağına göre; içinden atlamayı geçirdi. Ölse "o" üzülür müydü acaba? Sahi ya! Üzülür müydü? Bir kaç damla gözyaşı döker miydi? Ağlar mıydı? Kimler ağlardı? Annesi? Babası? Küçük kız kardeşi? Belki de hepsi...

Sıcak artarken içindeki sıkıntı da artmaya başlamıştı. Bu sıcakta neden kahve içmek istediğini de bilmiyordu. Ama bir kahve daha söyledi. Bu kez şeker de atmamaya karar verdi. Onun gözünde hayat acıydı. Kahve de acı oluversindi. Çivi çiviyi söker hesabı. Bereket kafenin dışarıya bakan kısmında oturuyordu da; biraz hava geliyordu. Yoksa bu sıkıntı, bu sıcak ve kafenin mayhoş havası onu boğabilirdi. Yine şehrin içinden geçen nehri düşündü. Nedense akan suyu düşünmek ona iyi geliyordu. Ya da sadece "onu" düşünmemek ona iyi geliyordu. Ama elinde değildi. Düşünüyordu işte. Sonra kendine sordu: "Neden beni sevmiyor? Çok mu tipsizim? Çok mu biçare duruyorum uzaktan bakınca? Ne eksiğim var benim, unutamadığı o çocuktan?" O çocuğu arayıp bulup, sonra da öldürmek istiyordu. Gırtlağını sıkıveresi geliyordu. Neden onu seviyor ve unutamıyordu o kız? Bir türlü anlayamıyordu. Ama bilmiyordu genç. Sevgi sebep aramazdı. Gerçekten nedensiz de sevilir. Belki bir bakış, belki bir gülüş, belki bir söz. Belki de hiç biri. Sadece sevilir işte. Herşeyin bir sebebi yoktur ki!

Kahvesi geldiğinde bir sigara daha yaktı. Çıkan dumanı izledi gözleriyle. Sigaraya neden başlamıştı? Bilmiyordu. Tıpkı kızın o çocuğu neden sevdiğini bilmediği gibi. Ona sorsanız sigaraya kızlar yüzünden başlamıştı. Saçma! Kendi zayıflığını başkalarına yüklemek. Hep bunu yaptı çocuk, 27 yıllık hayatı boyunca. Hatayı genelde başkalarında aradı. Üniveriste sınavını 3.girişinde güç bela kazandı. Suçu sisteme attı. Kızlar onu terketti suçu kızlara attı. Trafikte hatayı kendisi yaptı, suçu gene başkalarına attı. Hatta camdan kafasını çıkarıp bir de okkalı küfür savurdu. Tek suçlu kendisi değildi belki, evet. Ama tüm suçlu herkes, herşey de değildi. Çocuğun canı fena sıkılıyordu. Ama bunları söyleseydik yüzüne canı daha da sıkılıcaktı. En iyisi kendisi zamanla öğrensin!

Bir an önce eve gitmek istiyordu. İşten çıkıp doğru kafeye gelmişti. Kahve iyi gelir diye düşünmüştü. Aslında bara gidip sabaha kadar içmek istiyordu ama yarın iş vardı. Bunu yapamazdı. Belki haftasonu. Kahve iyi geleceği yerde tam tersi kötü gelmişti. Gene suçu başka bir şeye attı. Aslında o anda ne içse kötü gelecekti. Ama sigaraya lafı yoktu. Ona göre onu terk etmeyen tek dostu, tek arkadaşıydı. Ne arkadaş ama! 7. sigarasını da söndürdü. Kafede oturduğu iki saat boyunca 3 kahve içmiş ve 7 sigara tüttürmüştü. Dergiden üç-beş makale okumaya çalışmış, sonra sıkılıp fırlatmıştı. Bolca o kızı düşünmüş, su gibi akıp, bu diyarlardan gitmek istemişti. Karışısında oturan kızın geldiğinden beri bakıyor olmasını önemsememiş, garsonu da bir-iki defa terslemişti. Çocuğun canı fena sıkılıyordu. Terlemeye de başlamıştı. Kafenin bu mayhoş havasından kendini dışarıya atmak istedi. Hesabı ödeyip kalktı. El ele gençler iki yanından akarken aklında aynı sorular dönüp duruyordu. Neden o? Neden ben değil? Neyim eksik? Neyi fazla? Bu su nereye akıyor? ve ne zamandan beri? Bunları sordukça canı daha da çok sıkılıyordu. "Akşam akşam bu sıcak hayra alamet değil" dedi içinden. Ama normaldi aslında. Temmuzun ortası bu şehir böyle yanıp kavrulurdu. Kışın da soğuktan şikayet etmişti ya neyse...

Karşıdan karşıya geçerken insanların ona çarpmasına uyuz olmuştu. Zaten oldum olası karışıdan karşıya geçiş merasimini sevmezdi. Hayatla hep kavgalı oluşu çok yıpratıyordu onu. Ama farkında değildi belki de. Bugün işten sonra canı çok sıkılıyordu. Zaten genelde "canı çok sıkılıyordu". Ama bugün daha başka bir sebebi vardı. İş yerinden beğendiği kız, kimbilir kaçıncı kez ona "Hayır" demişti. Bu ısrarı niyeydi, kendi de bilmiyordu. Halbuki biraz etrafına bakınsa ondan hoşlananlar da vardı. Vardı elbet! Ama sadece o kızı beğeniyordu. Öğlen yemeklerini genelde beraber yiyorlardı. Bu sırada kız unutamadığı o çocuktan bahsediyordu. Yemek zehir gibi geliyordu. Bir çok red cevabını gene bu yemeklerde almıştı. Bugün olduğu gibi. Daha sonra nasıl akşam ettiğini siz düşünün...
 
Yatağında uzanmış sigarasını içerken, şiir yazmak istedi. Hayatında ilk defa birşeyler yazma isteği duydu. Ama becerememekten korkup vazgeçti. Çocuğun canı çok sıkılıyordu. Yarın da sıkılacaktı belki. Ama hep böyle gitmeyecekti ya. Birgün vazgeçecekti bu sevdadan. Çevresine bakınacak, bir tanesinin ne kadar da güzel olduğunu anlayacaktı. Sonra hızlı tanışma, nişan derken kendini evli bulacaktı belki de. Çocukları da olacaktı boy boy. Hayat akıp gidecekti işte. Su gibi akmak istiyordu ya; ama hayat zaten su gibi akıp gidiyordu. Can sıkıntısı da, üzüntüleri de geçecekti. Hayat nehrine binip, akıp gideceklerdi zaman içinde. Ama herşey zaman. Zaman...
Read More!

Prestij - The Prestige



“Her büyük sihir gösterisi üç kısımdan meydana gelir. İlk kısma Vaad denir: sihirbaz size sıradan bir şey gösterir ama... belki de sıradan değildir. İkinci kısma Dönemeç denir. Eğer sırrı arıyorsanız... bulamazsınız. Bu sebeple Prestij denen üçüncü bir kısım vardır. Bu; sürprizler ve dönüşlerle dolu, insan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu ve hiç görmediğiniz kadar sarsıcı bir şeye tanık olduğunuz kısımdır.” diyordu geç de olsa izlediğim "The Prestige" adlı filmde...

Her çocuk gibi ben de meraklıydım sihire, sihirbazlığa. Çok istiyordum insanları şaşırtmayı. Onlarınkisi büyülü bir dünya idi. Sırları vardı. Kimselere anlatmadıkları sırlar. Şimdi düşünüyorum da ben sihirbaz olamazmışım. Aram yoktur benim sırlarla. Ne hayati derecede önemli sırlarım vardır sakladığım (ki zaten beceremezdim saklamayı) ne de bana böyle sırlarını anlatan arkadaşlarım. Omuzlarımda yük olarak görürüm ben sırları. Zaten o kadar yük var ki hayat dediğimiz oyunda. Bir de sırlarla bezenmiş bir hayat. Sanırım bana göre değil...

Ayrıca çok hırslı da değilim ben. Bazı hedeflerim olduğu doğru. Onlara ulaşmak için var gücümle çalışıyorum. Ama hırs beni biraz ürkütmüştür. Sanki çok hırslı insanlar bazı yerlere gelmek için çok şeyi feda ediyormuş gibi geliyor bana. Benim de fedakarlıklarım var ama bu filmden örnek verirsem (izlemeyenler için buraya yazdığım şeyleri silip yeniden yazdım) kahramanlarımızın feda ettikleri şeyler çok büyük. Filmi izledikten sonra şunu sordum kendime: Değer miydi?

Belki bu kişiliğe sahip insanlar için değer. Dedim ya farklı bir yapım var. Ben yine başarılı olayım ama o "basamakları" çıkarken birilerini kırmayayım, birşeyler eksilmesin. Hayat bir oyun evet ve kuralları var. Ama o kadar da acımasız olduğunu düşünmüyorum. Kurallar esnetilebilir. Önümde uzun yıllar var. Yaşayıp göreceğim. Ama büyük sırlarımın ve beni ele geçiren hırslarımın olmasını istemiyorum...

Filme dönersek; bana biraz Sihirbaz'ı çağrıştırdı. Şaşırtan finali, büyülü atmosferi, sihir dünyası, sırlar v.s. Ama konu olarak yakın olduklarından, doğal olabileceğini düşünüp, pek üzerinde durmadım. Ama açıkça söyleyebilirim "Prestij" her bakımdan "Sihirbaz"dan daha güzel. Nolan'ın (30.Temmuz.1970 İngiltere doğumlu Yönetmen-Senarist) diğer filmlerini (Batman Begins-2005, Insomnia-2002) izlemedim. Ama izlemeyi düşünüyorum artık. Oyunculardan öne çıkan yoktu. Hepsi güzel oynamış fakat sanki senaryo oyunculukların önüne geçmiş biraz. İzleyin ve kendi sentezinizi kendiniz yapın derim...

Bu pazar kendinize bir iyilik yapın, hala izlmediyseniz "The Prestige" DVD'sini alın ve izleyin. İyi seyirler...

Read More!

Bir Dünya Bir Rüya - Pekin Olimpiyatları Başladı

Böyle bir açılış ne duyuldu ne görüldü. Pekin Olimpiyatlarının açılışından bahsediyorum tabi ki.. Bence bu açılış Olimpiyatlar Tarihinde unutulmazlar arasına girecektir.

Çin gümbür gümbür bir açılışla Olimpiyatlara "Merhaba" dedi. Sadece bununla kalmadı, tüm dünyaya "Ben de varım" mesajını iletti. Bugüne kadar bir çok organizasyonun açılışına tanıklık ettik. Ama iddia ediyorum ki hiç birisi bu açılış kadar zarif ve gösterişli değildi. Aslında ikisi bir arada olamazmış gibi geliyor insana. Hem zarif hem de gösterişli olunamazmış gibi. Ama bu açılış bize gösterdi ki olunurmuş. Aynı anda birden çok mesaj verilebilirmiş.

Çin açılışında kendi tarihini anlattı kısaca. Buna binlerce dansçı, yüksek teknoloji ve ışık oyunları eşlik etti. İlk önce ilk çağlardan başladı. O zamanlar yaptıkları icatları anlattı dünyaya. Baskının bulunuşu, havai fişeğin icadı, pusulanın icadı gibi.. Hepsi de dünyanın çehresini değiştiren buluşlar. "Biz buyuz" mesajı veriliyordu burada. Binlerce yıllık Çin tarihini gene binlerce dansçı anlattı bizlere. Ama ne anlatmak. Bu kadar mı kusursuz olur bir gösteri, bu kadar mı hatasız tamamlanır. Ayrıca her seferinde zerafeti elden bırakmadan. Pes! Vallahi pes! Ağzımız açık izledik.

Bugüne kadar yapılan tüm açılışları gölgede bırakmakla kalmadı; bundan sonrakileri de sıkıntıya soktu. İnanın bunun üzerine çıkmak gerçekten çok zor olacak..

Açılış için ilk önce geri sayım yapıldı. Bunu 2008 adet dansçı yaptı. Nasıl mı? Hepsinin önlerinde Çin milli vurmalı çalgılarından vardı ve nasıl olmuşsa bunlar ayn zamanda ışıklandırılmıştı. 2008 adet çalgı ve herbiri ışıklı.. Birbirinden ilginç şekiller meydana getirdiler ilk önce. Daha açılış gösterisi başlamamıştı. En başta seyirciyi büyülemeyi başardılar. Geri sayım yapıldı. O ışıklı çalgılarla sayılar oluştu. Pek tabi stadın tüm ışıkları da kapalıydı. Bu açılışın bir güzel yanı da seyircinin arka fon olarak kullanılmasıydı. Onlar da gecenin koynunda parıldayan yıldızlar gibiydi.

Geri sayımdan sonra muhteşem havai fişek gösterileri yapıldı. Stadın dıştan ve üstten görünümü olağanüstüydü. Ardından az evvel dediğim gibi Çin tarihi anlatılmaya başlandı. Ne kadar zengin bir kültür, ne kadar dolu dolu bir millet. Kendi kültürümüzle gurur duyan bir genç olarak bu kültüre de imrenmedim dersem yalan söylemiş olmam. Bu süreye bu kadar çok şey nasıl sığdı anlamadım doğrusu. Üstelik herhangi bir noktayı ıskalamadan.

Teknolojinin nimetlerinden yararlanmak bu olsa gerek. Stadın ortasına kurulan platform pek çok gösteriye zemin oluşturdu. Çin'in Baskı tekniğini bulması - uygulaması, bambu ağaçlarından kitaplar yapması, Avrupa'ya seferler ve pusulanın icadı hep bu zeminde anlatıldı. Bu platform aynı zamanda bir ekrandı ve üzerinden bir çok şeyi de izleme olanağı bulduk. Bir de stadın üst kısmına da ekran yerleştirilmişti. Bazı gösterilerde buradan da yararlanıldı. Beni en çok etlileyenlerden biri de o üst kısımda şelale oluşturulmasıydı. Görülmeye değerdi...

Teknoliji sonuna kadar kullanılmıştı ama insan unsurunu unutmamak gerek. Mükemmel senkronizasyonla sergilediler gösterilerini. Adeta yaşıyor gibiydiler o zamanı. Burada iş organizasyona düşüyor. Binlerce insanın koordine edilmesi büyük ustalık isteyen bir iş. Aynı zamanda aylarca tekrar tekrar çalışmanın ürünü. Ne kadar çok çalıştıkları ve çaba sarfettiklerini gözlerimiz fal taşı gibi açılmış halde izledik. Tebrikler... Dünyaya verilen bir diğer mesaj da "Biz geliyoruz" oldu.

Gelelim bu devasa organizasyonun bütçesine. Yani işin parasal boyutuna. Bu oyunlar için yapılan yatırım tutarı 25 milyar dolar. Bu korkunça rakam aynı zamanda tüm zamanların da rekoru. Bu yatırımı karşılar mı bilinmez ama şu açılışta yaptığı tanıtım bile bence yeter de artar. Bu açılışın yapıldığı stadyum için 4 yıl boyunca 7bin işçi çalışmış. Stada Kuş Yuvası ismi verilmiş ve zaten dıştan bakıldığında da bir yuvayı andırıyor.

Bir Dünya Bir Rüya - One World One Dream sloganıyla açılan Olimpiyatlar umarım bizim için de güzel geçer. Bizden 68 kişilik bir kafile madalya için mücadele edecek. Şimdiden onlara başarılar dileyelim ve bu amatör ruhlu güzel organizasyonun tadını çıkaralım.


Emre C.

Read More!

Aşk Asla Pişman Olmamaktır



Jennifer: Biliyor musun hiç acı çekmiyorum. Uçurumdan düşüyor gibiyim. Gittikçe hafifliyorum
Oliver: Evet. Anladım.
Jennifer: Neyi anladın? Sen hiç uçurumdan düştün mü?
Oliver: Evet. Seni ilk tanıdığımda...

***

Ben artık aşkın varlığına inanmıyorum! Fakat bu, hakkında yazılar yazmama engel olamaz öyle değil mi? Varlığına inanmasam da; aşk artık benim için, "hani olsaydı ne de güzel olurdu" diyeceğim birşey. Bana denk gelirse gene büyük ihtimalle karşılıksız olanından gelecek. Bunu da biliyorum. Pek umrumda da değil açıkçası. Aslında yazı filmle ilgili olmalıydı ama ben nerelere kaydırdım...

Love Story

1970 yapımı bu filmin müziği biraz zorlasak hemen beliriverir dimağlarımızda. Ama belki de birçok kişi gibi ben de filmini izlememiştim. Ta ki az önceye kadar. Aşk eğer varsa, bu filmdeki türden birşey olmalı. Pat diye başlamalı, büyük cesaretle devam etmeli ve yeminlerle sonsuza dek sürmeli. Gözlerde başlamalı, dudaklarda devam etmeli ve kalpte son bulmalı. Bir isim konamamalı ona. Diyelim ki koymak istedik, sonsuzluk olmalı adı.

Bizim Yeşilçam hikayelerine benzer bir hikaye aslında. Klasik tabir ettiğimiz türden. Zengin çocuk ve fakir kızın aşkı. "Davul bile dengi dengine" diyen aileler. Fakat bizim hikayelerimizdeki gibi aşırı bir baskı da yok hani. Ama esas çocuğumuz işi biraz da abartıyor kanımca. Kızın ısrarlarına rağmen babasının 60.yaş gününe iştirak etmiyor. Bir kere kalbi kırıldı ya. Harvard gururu var ya. Gitmiyor. Üstelik davet edildiği halde. "Benim hatrım için de olsa yapmaz mısın" diyor kızımız. Çocuğun sessizliği "Hayır" dediğine işaret. Belki de bilseydi kızın ölmek üzere olduğunu onu kırmazdı. Kıramazdı...

Kız ölmek üzere. Kaderin cilvesi işte. Arkadaşıyla oynarlarken, arkadaşı ona "Sen ne kadar da şanslı bir adamsın. Ne güzel bir karın ve bir işin var" diyor. Acaba şanslı mı? Karısı ölmek üzere...Babasıyla konuşmuyor...ve yapayalnız...

***

Devamı filmden izlersiniz. Biraz film hakkında bilgi verelim. Filmin tek Oscar ödülü, Francis Lai'e verilmiş. Yani "En İyi Orjinal Müzik" ödülü. "Love Story" melodisi filmin önüne geçmiş ve ondan daha popüler olmuş...

Filmde geçen "Aşk Asla Pişman Olmamaktır" sözü o yıllarda dillere pelesenk olmuş, romantizmin simgesi halini almış. Daha sonra Amerikan Film Enstitüsü'nün belirlediği 100 yılın 100 sloganında bu söz, 13. sıraya kadar yükselmiş...

Filmin baş kahramanı Jennifer'dan etkilenilerek o dönemde doğan kız çocuklarına bu isim verilmiş...

***

Dediğim gibi artık aşka inanmıyorum. Varsa da pek umrumda değil. (?) Ama eğer inansaydım ve bir gün tekrar aşık olsaydım şunu söylemek isterdim:

"Aşk asla pişman olmamaktır..."

Emre C.
08.08.08 (böyle bir günde bir aşk filmi izlemek,,, ilginç..)


Read More!

Uçutmayı Vurmasınlar

İnadına çizmek gerek uçurtmayı, soğuk ve karanlık avlunun ortasına. Hem de cesaret kokan bembeyaz tebeşirle. Uçurtma özgürlüktür. Uçurtma umuttur. Ebem kuşağını kıskandıracak kadar güzeldir uçurtma. Sizin kanatlarınızdır. Sizin özgürlüğünüzdür. Gökyüzünde o salınır sizin yerinize. Sizin yüreğinizdir uçurtma, geleceğe, aydınlığa, umuda kanat çırpan...

Birileri silse de inadına çizmek gerek. Sil baştan başlamak gerek. En umutsuz anınızda, umudunuzu yeniden yaratmanız gerek. Belki esaret ruhunuzadır. Bedeniniz "dışarda" olsa bile ruhunuz özgür olmadıktan sonra ne anlamı var. Serbest bırakın ruhunuzu. Çırpınmasın bedeninizde tıpkı bir tutsak gibi. Hayal kurun, isteyin, sevin, başarın, ağlayın. Ama özgür kılın ruhunuzu. Başka türlü ne anlamı var ki yaşamanın?

Aslında kalbimiz de tutsak değil mi, göğsümüzde? Her an, her saniye kanamıyor mu, yaralı bir kuş gibi. Tıpkı bir kuş gibi çırpınmıyor mu? O da bir gün özgürlüğüne kavuşmak istiyor, aynı ruhunuz gibi. Gün gelecek kalbiniz uçup gidecek göğsünüzden. İşte asıl o gün serbest kalacak ruhunuz. Sonsuzluğa giden merdivende çıkacak basamakları adım adım. Gidişine yetişemeyeceksiniz belki. Bir elvedayı bile çok görecek size. İnsan kendi ruhuyla vedalaşır mı?

Barış'ın İnci'si vardı. Bütün dünyası dört duvardı. Minik elleriyle İnci'nin yüzüne dokunurken belki de hayatı tanıyordu. Annesi gibi, İnci gibi, oradaki kadınlar gibi belliyordu tüm kadınları. Onun için dünya orasıydı. Hayat alt koğuş ile üst koğuş arasındaki mesafeydi. İnci'nin ona okuduğu renkli kitaptı. O renkli kitaptaki büyük çayırlıktı. O çayırlıkta uçurtma uçurma üzerine kurduğu hayallerdi. Hayal kurmaktı hayat. Öyle ki avlunun ortasına beyaz bir tebeşirle uçurtma çizecek kadar. "Bu uçurtma uçar mı İnce?" diye sormuştu Barış. "Uçar" demişti İnci. Biz istersek uçar! Onlar isterse uçardı tabi. Bizi mahkum etseler de hayellerimizi de tutsak edemezler ya! İnadına çizmek gerek uçurtmayı soğuk ve karanlık avlunun ortasına. Hem de cesaret kokan bembeyaz tebeşirle. Birileri gelir, siler belki. Olsun! Yeniden çizeriz. Olmadı, yeniden. Beyaz tebeşirimiz tükenirse umutla çizeriz, sevgiyle çizeriz, inançla çizeriz. Ama çizeriz işte! Bıkmadan usanmadan, yorulmadan. O uçurtma bizim geleceğimizdir. Bizim hayallerimiz. Bizim umudumuz. Birileri çıkar, siler pis ayakkabılarıyla belki. Yeniden çizeriz. Yine ve yeniden!

Hapishane ve uçurtma

Hapishane ve kuşlar

Hapishane esareti, üzüntüyü, bir insana verilebilecek en büyük cezayı, özgürlüğün insanın elinden alınmasını anlatırken; uçurtma ve kuşlar özgürlüğü, uçmayı, dışarıyı, umudu temsil ediyor. İnci geri dönmedi belki. Ama uçurtma oldu, kuş oldu, umut olup kondu yüreklere. Barış babasından haber almak için kuşlarla konuşurdu. Onlarla selam yollardı "dışarıdaki" babasına. Çünkü tüm elinden gelen buydu. Bir de uçurtma düşlerdi günler boyu. Hayata tutunmaktı onunkisi. İnadına yaşamak! Umut etmek. Beklemek, sabretmek. Sevmekti belki de hayatı, tutsaklığı tokat gibi hatırlatan o demir kapılara rağmen. O demir kapılar gibi ağırdı esaret. Her birinin omzundaydı ve inmeye de hiç niyeti yoktu. Bir gün "Kader kim" dedi Barış. Kader kim? Onları demir parmaklıklar ardına düşürendi kader. Ne acımasız bir örümcekti ki böyle ağ örmekteydi kader! Barış'ın İncisiydi kader. İnci'nin Barış'ı. Mahkumların tutsaklığı belki. Yine onların özgürlüğüydü kader...

Dışarıdayız. İnci'ler, Barış'lar, Ayşe'ler ya da Ahmet'ler içerideyken. Farkında mıyız acaba? Özgürlük denen şeyin ne biçim bir nimet olduğunun? İş hayatı, aşk hayatı, okul hayatı.. bunlar mı esir almış yoksa bizi? Bir gece vakti yıldızlara bakabilmenin tadını alıyor mu yorgun dimağlarımız? Ya da çok mu yorgun kalplerimiz? Çok mu kırgın? Şimdi soruyorum, Biz mi içerideyiz, onlar mı dışarda? Yoksa içeride olan biçare ruhlarımız mı, yorgun akşamlardan kalma...

Gelin soğuk ve karanlık avluya bir uçurtma çizelim. Hem de cesaret kokan bembeyaz bir tebeşirle. Upuzun, rengarenk bir kuyruğu olsun. Ebem kuşağı bile kıskansın onu. Sonra bir de adı olsun. umut olsun... sevgi olsun.. inanç olsun... bir gün silerse biri yeniden çizelim. yine çizelim... hep çizelim..

Uçurtmayı vurmasınlar! Vurmasınlar ki umutlarımız hep daim olsun... Geleceğimiz aydınlık ve güzel olsun... bizim geleceğimiz.. geleceğimiz bizim...


Saygılarımla,
Emre C.

Dip Not: Bu filmi unutmuşsanız tekrar izleme vaktidir. Defalarca kez izlesek de bıkmayacağımız/bıkamayacağımız lezzette bir film. Işık sizinle olsun...

Read More!

Pencereler


Akşam olurdu.
Yabancı pencerelerde seni beklerken
Sen gelmeyince sonra
Bu sıkıntı
Bu keder
Boğuyordu beni
Ve anlamışken hiç gelmeyeceğini
Bu soğuk şehirlere
Ve koyuyordu adamlığıma
Bilmek beni hiç sevmeyeceğini
Ve yetmiyordu nameler kulağıma gelen
Arkadaşça ve dostça
Uyandım desem sana
Şimdi şu anda
Artık herşey zamanda
Zamanda artık herşey
Top zamanda...

Read More!

Belki Bir Gün Özlersin...


Birikiyorum. Patlamaya hazır içimdeki saatli bombalarım. Ne kadar da rahat yalan söyledim. "Sana aşık falan değilim". Öyle miyim? Peki değilsem neden şuan kalbim sızlıyor? Neden atılmaya hazırlanan yay gibi gerilmiş durumdayım? Aylardır usul usul sevmekteydim oysa seni. Sabırla doğru zamanın gelmesini bekliyordum. Seni seviyordum. Seni başka gözlerde, başka yüzlerde hayal ediyordum. Ben seni başka sevgilerde arıyordum. Ama hiç bir sevginin senin boşluğunu doldurmayacağını da biliyordum. Sadece deniyordum. Aylardır sadece bekliyordum. Beni farketmeni, sevmeni diliyordum Tanrı'dan. Sonra dualarımın kabul olması için yeniden dua ediyordum. Bugün artık sona yaklaştık. Senin bu kadar kör, bu kadar sağır olabileceğini bilmezdim. Görmüyor musun? İşitmiyor musun? Seviyorum diyorum. Defalarca kez söyledim. Sen neye yordun bunu bilmiyorum ama ben tam manasını hissederek söylemiştim her seferinde..

Gidiyormuşsun. Git bakalım. Benim sevgimden kaç adım uzağa kaçabilirsin ki? Seni sevmemi Tanrı'dan başka kim engelleyebilir? Ne kadar daha duymazdan gelebilirsin aşk sözcüklerimi? Sana şiirler yazmadım mı? Onlarca hem de.. Ben bunları haketmiyorum demiştin. Hayır! Asıl senden başka kimse haketmiyordu onları. Seni çocukluktan beri tanıyorum. Biliyorum sık görüşmedik ama sen kalbimde hep vardın. Adın hergeçtiğinde içimde biryer sızlamıştı. Yıllardır aradığım doğru kişisin sen. Neden bu kadar ilgisizsin? Neden sevmiyorsun? Zorla güzellik olmadığı gibi de zorla sevgi de olmaz farkındayım. Ama hiç denedin mi? Hiç acaba dedin mi? Belki mutlu olabilirdik. Belki...

Sana garip gelebilir ama, bana da garip geldi onca zaman, benim sevgimi kırmızı renkli bir sıvı gibi düşün. Hangi kabın içine koyarsan onun şeklini alan bir sıvı. Ama asla gaz değil. Uçup gitmedi hiç bir zaman. Belki derinlerde çalkandı durdu aylardır. Ama hep ordaydı. Sen nefes alışlarımdaydın, gözyaşlarımdaydın. Sen kalbimin en gizli yerindeydin. Kendime bile itiraf edemedim belki de çoğu zaman sevdiğimi seni. Yıllarca aşk nedir sorusunun cevabını aradım durdum. Bir gün sana da söylediğim gibi hiç aşık olmamıştım belki de. Kim bilebilir ki aşkın gerçekte ne olduğunu? Hani sana açılmıştım. İçimdeki duyguları paylaşmıştım. O zamanlar işte o kap tam da aşka benziyordu. Sana olan sevgim de aşk kokuyordu. Sonra anladım ki zamana ihtiyacın var. Bekledim. Sessizce. Arkadaşça bekledim. Böylesinin seni daha mutlu edeceğini düşünüyordum. Beni mutlu etti mi? Ama önemli olan senin mutlu olmandı. Bu zaman zarfında seni hiç sıkmadım. Hiç üzerine gelmedim. Birileri girdi - çıktı hayatıma. Onları da sevdim belki ama senin sevgin hep derinlerde bir yerde yaşıyordu. Küllerinden doğmayı bekleyen bir Zümrüdü Anka kuşu gibi canlıydı. Senin içinde olduğun herşey gibi sana olan sevgim de çok güzeldi. İnanır mısın çok büyük aşk acısı çekmedim seni severken. Çünkü biliyordum sana hiç bir zaman erişemeyeceğimi. Abarttığımı düşünebilirsin. Ama sen abartılmayı da hakediyorsun. Birileri beni sevdi. Ben birilerini sevdim. Sen birisini unutmaya çalıştın. Belki hala unutmaya çalışıyorsun. Ama hiç bir şey seni sevmek kadar güzel değildi. Ya da hiçkimsenin sevgisi, senin beni sevebilme ihtimalinden daha değerliydi. Sessizce bekledim doğru zamanın gelmesini. Fakat anlıyorum ki o zaman sonsuza dek gelmeyecek. Sen beni hiç bir zaman arkadaştan öte sevemeyeceksin. Nasıl ki bunca zaman seni rahatsız etmeden, hırpalamadan sevdiysem, bundan sonra da sevmeye devam edeceğim. Buna ne sen ne de bir başkası engel olabilir. Adına kırmızı renkli sıvı dediğim bu sevgim hiç bir zaman aşkın kabına girmeyecek. Bunu acı da olsa öğrendim. Üzülmedim mi? Tabi ki üzüldüm. Ama sonsuza dek üzgün kalmayacağım bunu da biliyorum. Bir gün birisi daha çıkacak karşıma ve onu seveceğim. Belki aşık bile olabilirm...

Fakat hani olur da bir gün tekrar konuşmaya başlarsak, affedersen demiyorum çünkü affedilecek birşey yaptığımı düşünmüyorum, lütfen güzel olmadığını söyleme olur mu? Çünkü önce bana sonra da sevgime hakaret etmiş olursun. Ayrıca artık diyemezsin ki kimse beni sevmiyor, aşık olmuyor. Bal gibi de olmuş bak. O beğenmediğin çocuk sana şiirler yazmış, seni usul usul da olsa hep sevmiş, beklemiş, değer vermiş, özlemiş, sevgine susamış.. Diyemezsin ki kimse benim için uzak diyarları aşıp gelmiyor. Gelmiş işte. Seni gene beklemiş, özlemiş, sevgine susamış... Diyemezsin. Demeye hakkın yok! Bil ki başka bir şehirde çocuğun biri seni çok sevmiş ve sevecek. Sana çok aşık olmuş zamanında. Yüzünü bir kez olsun görmek ona yetmiş. Saçlarının kokusunu duymak onu dünyanın en mutlu insanı yapmış. Eğer bunları inkar edersen ve bir gün kimse beni sevmiyor diye mutsuz olursan o çocuğa haksızlık etmiş olursun...

Başka bir şehirden
Başka bir dilde
Dünyanın en güzel kızına
ki o kız dünyanın en güzel gözlerine sahip...
Elveda..
Başka bir hayatta görüşürüz...

Emre C.

Read More!