Bizim Ev Uzanlar'ın Yalısına Karşı !



Soğuk mutfağımızda kahve yapmak için ocağı yakmağa uğraşıyordum. Ocağı açık konuma getirip, çakmağı ateşledim. Ne var ki; genelde yaptığı gibi, pır pır edip sönüverdi. İkinci denememde nasıl yakacağımı biliyordum. Biraz kısık açtım, çakmağı ateşledim ve işte yanmıştı. O kıvılcım ocağın altını yaktığı gibi, beynimde de bazı ışıklar yakmıştı. Evimizdeki küçük aksaklıkları bile sevdiğimi(zi), belki alıştığım(ız)dan, fark ettim. Cem Uzan’ ın yalısı onun olsundu!

***

Bugün iş yerinde bir sohbet arasında arkadaşım Cem Uzan’ ın yalısının satışa çıkarıldığından bahsetmişti. 1250 (evet bin iki yüz elli) metrekare olan yalı, İstanbul / Sarıyer’ deki Ahmet Afif (evet AFif) Paşa yalısı. 40 milyon 100 bin muhammen bedeli bulunan yalının, 22 odası bulunuyor... ve daha bir sürü şahane özellik....

O anlatırken fevkalade özenmiştim. Kocaman bir yalıda, boğaza nazır oturma fikri şahane gözükmüştü. Ama fikrim değişti. Her şey işte kahve yaparken oldu. Bir kıvılcım beni kendime getirdi.

***

Bir yalıda oturmayı kim istemez ki? Ben de deli gibi isterdim. Ama şu an orası benim evim değil ve bir mucize olmazsa ölene kadar da olmayacak. Fakat diyelim ki oldu. Olmaz ya oldu. Acaba şu anki huzuru bulabilir miyim? O ev, sahiden benim ya da bizim (ailem) olur mu? Örneğin bir akşam yemeğinde huzurla tarhana çorbamı höpürdetebilir miyim? Ya da ben hastalandığımda bana sevgiyle bir çorba yapan olur mu ki?

Oturduğumuz ev, kira ya da bizim olsun, sonuçta bizim evimizdir. Halımızı yere serince, mis kokan perdelerimizi asınca, o ev bizim oluveriyor. Ama evi ev yapan içindeki insandır. Bir ev ancak içinde yaşayanlarla birlikte nefes alıp verir. Bir sobadan daha çok ısıtır bir insan yüreği, bir evin nemli duvarlarını. İnanın şu an oturduğum ev, o yalıdan daha sıcak geliyor bana. Çünkü benim evim, bu ev. Buraya geleli uzun süre olmasa da, alıştım buraya. Alışmak zorunda olduğum da doğru. Fakat ısınmayabilirdim de...

***

Evlerimizi neden severiz ki?
Koşa koşa onlara sığınma arzumuz neden?
İnsanın kendini en güvende hissettiği anlar, neden genelde evde olduğu anlardır?

Sorular uzar gider. Cevaplar basit aslında. Örneğin tekleyen ocağınızı yakmayı siz biliyorsunuzdur. O teklese de sıkılmazsınız ondan. Üzerinde yemekler pişirmeye devam edersiniz. Ya da televizyonunuz iyi çekmez bazen. Bir - iki antenle oynayıp düzeltmeye çalışırsınız. Düzelmezse de o sizin televizyonunuzdur. Halınızdaki yanık lekesi... Kararmış bir çaydanlık... Çocukken bin defa kırıp, babanızın yapıştırmaktan usanmadığı bir vazo... Geceleri çok ses çıkaran duvar saati... Emektar elektrik süpürgeniz... Atmaya kıyamadığınız terlikleriniz... ve daha nice, yalnızca size ait, eşyalar. İşte evinizi siz ve o eşyalar oluşturuyorsunuz. Bu yüzden seviyorsunuz evlerinizi. Belki birçoğunuz ilk etapta bir yalıyla gözü kapalı evinizi değiştirebilirsiniz. Belki ben de yaparım bunu. Ama evinizle birlikte anılarınızın da gittiğini bilmezsiniz. Habersiz çocukluğunuzu da veriyorsunuzdur. Annenizin gözyaşlarını, ablanızın üniversiteyi kazandığı zamanki mutluluğunu, babanızın eve yorgun – argın dönüşlerini...

***

Belki yarın ocağım gene naz yapacak. Sobamız gene yanmamakta direnecek ve iştahla odunlarımızı yutacak, hain. Avludaki buzlar bütün bir kış baki kalacak. Bir kedi evin önündeki çöpü eşelerken, bidonumuzu yere devirecek. (kesin gri ve tombul bir kedi olur o) Ara ara elektriklerimiz kesilecek, sularımız donacak, donmasa da buz gibi akacak. Kış çok uzun sürecek. Şimdi olduğum gibi birkaç defa daha hasta olacağım. O olacak, bu olacak.. Ne olacaksa olacak ama bu evde olacak ve eğer bir mucize olmazsa ben bu evde olacağım. Bizim evimizde...Evimde...

Not: Resim şuradan...

0 karalama: