Sır Dağı











Yüzümü ılık suyla yıkadıktan sonra aynaya bakıyorum nihayet. Gözlerime bakıyorum önce. Göz göze geliyoruz. Sonra burnuma, ağzıma ve yer yer beyazlamış saçlarıma takılıyor gözüm. (Yaşlanıyoruz cancağazım) İçimden bir türkü söylüyorum. Yanık bir türkü. (Muhakkak içinde ''turnalar'' ya da ''ılgıt ılgıt esen seher yeli'' geçiyor) Gülümsemeye çalışıyorum. Zor da olsa başarıyorum. (Son iki yıldır o kadar çok çalışıyorum, öyle çok koşturuyorum ki, aynada kendime şöyle bakmayı bile unutmuşum) Zayıflamışım sanki son aylarda. Yüzümde çizgiler belirmeye başlamış. Bağıramadıkça, içime attıkça, beyazlarım ve çizgilerim artmış.

Bazen beni kimsenin anlamadığını düşünüp daralıyorum. Oysa herkes biliyor nasıl bir yoğunluğun içerisinde debelendiğimi. Sıkıntı-stres hat safhada. İşte tüm bunlar yüzüme de yansıyor haliyle. Böyle zamanlarda güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum. İleride herşey çok güzel olacak diyorum. İstediğim yerde olacağım. Pek çok şeyi başarmış olacağım. (Hani 'zafere giden yolda çekilen çile kutsaldı') Oysa bu hengamede o ''istediğim yere'' varmak için çalışamadığımın, doğru adımları atamadığımın farkında değilim. Nihayet farkına varınca da bir boşvermişlik sarıyor bünyemi. Daha çok sıkılıyorum. Sanki büyük bir makinanın içindeyim. (Hayat belki de) Bu makinanın dişlileri arasında sıkışıp kalmışım. Tezat şu ki; makina kati suretle bozulmuyor. Bana rağmen dönmeye, işlemeye devam ediyor. Diğer dişlilerin arasında da pek çok insanlar var. Onlar da sıkışmışlar, debelenip duruyorlar. Makinanın başka kısımlarında da insanlar var. Onlar rahat görünüyorlar. Dertsiz, tasasız gibiler. Acaba öyle mi? Hakikaten şu hayatta dertsiz, tasasız insan bulmak mümkün mü? Sanırım hayır. Bana dertsiz gibi görünüyorlar. Bazen gıpta ediyorum onlara. İnsanım çünkü. Unutuyorum ki onlar da insan ve dertsiz bir insanoğlu yok. Bununla ilgili şöyle bir hikaye beliriyor dimağımda. (Masal belki de...)

''Vakti zamanında köyün birinde bir adam yaşarmış. Bu adam çok dertliymiş. Ne yapsa dertlerine çare bulamıyormuş. Köydeki herkesten akıllar alıyor, bir de bunları uyguluyormuş. Ama dertleri bir türlü azalmıyormuş. Köyün ileri gelenleri de bu duruma üzülüyorlarmış. Sonunda çocuğu kasabaya yollamaya karar vermişler. Oranın ileri gelenlerine danışırsa belki onlar yardımcı olabilir diye. Adam yola koyulmuş ve günler sonra kasabaya varmış. İleri gelenlerin meclisini bulmuş. Yeterince dinlenip, karınını doyurduktan sonra onlara dertlerinden bahsetmiş. Adamın dertlerine onlar da bir çare bulamamışlar. Ama içlerinden en yaşlı olanı ortaya bir fikir atmış. Uzaklarda sır dağının tepesinde bir mağarada bir ihtiyarın yaşadığını, bu adamın dersiz-tasasız olarak bilindiğinden bahsetmiş ve ona gitmesini tembihlemiş. Belki ona giderse detlerinden nasıl kurtulabildiğini öğrenebilirmiş. Bizim adam yanına yeteri kadar yiyecek ve su aldıktan sonra tekrar yola koyulmuş. Sır dağına varmak da çıkmak da kolay değilmiş. Adam çıkana kadar yorulmuş, üşümüş, hasta olmuş, iyileşmiş, mevsimler dönmüş, nice yıldızlar sönmüş. Sonunda adam bir ilkbahar sabahı sır dağının tepesindeki mağaraya ulaşmış. Mağara karanlık olduğundan hemen oracıkta bir ateş yakmış. Bahsedilen ihtiyarın mağarının bir köşesinde oturduğunu farketmiş. Hemen yanına koşmuş. Fakat ihtiyarın ölmüş olduğunu anlamış. İhtiyar elinde bir defter turmaktaymış. Defterin tozlarını silkeleyip başlamış okumaya. Okudukça üzülmüş. Üzüldükçe ağlamış. Defterde sonlara yaklaştıkça ihtiyarın bu dağa neden geldiğini anlamış. Onun amacı da dertlerinden kurtulmakmış. Okumaya devam etmiş. Sonlara doğru bu sır dağı macerasında güzel günler geçirdiğinden ve artık şu dertli ömründe sona yaklaştığından bahsediyormuş. İhtiyar öleceğini biliyormuş. Son sayfada ise şöyle yazıyormuş. ''Şu ömrümde nice yerler dolaştım, nice insanlar tanıdım. En dertli kendimi bilirdim. Ama şu son dakikalarımda anlamak nasip oldu ki dertsiz insanoğlu yok. Derdi veren dermanı da veriyor. Ben dermanı yanlış diyarlarda aramışım. Aslında derman dualarımda gizliymiş. Derman duaymış, imanmış...'' 

Yazının bundan sonrası okunmuyormuş. Buradan sonra ihtiyarın son nefesini verdiğini anlamış. Adam mağaradan çıkıp manzarayı seyre dalmış. Nice nice şehirler, kasabalar, köyler görünüyormuş bu dağdan. Yüksekte olduğundan herşey gözüne ufacık gözükmüş. Dertleri de öyle. Şimdi tüm sıkıntıları çözülebilir geliyormuş kendisine. Arınmış bir şekilde dağdan inip, köyüne dönmüş. Bundan sonra dertlerine üzülmek yerine çareler aramaya başlamış. Bol bol dua etmiş. O' na sığınmış. Masallardaki gibi hep mutlu olmasa da dertleriyle bile mutlu olmayı öğrenmiş. Yaşayıp gitmiş...''

Bu hikayeden kendime dersler çıkarmalı mıyım, bilmiyorum. Sanırım ben de sıkıntılarımla yaşamaya alışmalıyım. Çünkü hakikaten derstsiz insanoğlu yok.

Selam ve dua ile...

Emre C.

Not: Resim şuradan...
Read More!

Eskici Babanın 3 - Kar Taneleri




-Ne oldu evlat, hayırdır, yine solgun gibisin ?
-Neden sordun, çok  da umrundaydı sanki...
-Umrumda tabi...
..
..
.

Yarım saattir yanımda oturuyordu. Kar yağıyordu. İlçenin bu ıssız parkında tek başıma otururken neler düşünüyordum neler. Geçmiş, gelecek, ailem, insanlar, Türkiye, yerel seçimler, yerel seçimler ve biz...

Bu kadar düşünce zihnimde ebelemece oynar gibiydi. Bir düşünce diğerini kovalıyor. Kafam arı kovanı gibi vızır vızır işliyordu. (herzamanki gibi, ya da çoğunlukla diyelim...)

Ruh halim şöyleydi: sıkkın, bozgun, yenilmiş, çaresiz, dilsiz ve bitkin. Kendimle kavga etmekten yorgun düşmüştüm. İnsanın kendisini yenmesi hiç mi hiç zevkli değildi. Kaybeden de siz oluyordunuz, kazanan da. Ama mutlak sonuç hüzünlü bir tükeniş oluyordu. Bazen bir iki damla gözyaşı ile beraber...

O akşam o parka gidiş amacım neydi biliyor musunuz, bilmiyorsunuz. Ben de bilmiyordum. Belki de herzamanki gibi kendimden kaçmaya çalışıyordum. Hergün yaptığım tekrarlardan. Yemek ye, TV izle, kanapede uyukla, yapman gereken tonlarca şey var. Hangisini yapabildin? Hiçbirini. Ne yaptın? Uyudun. Eh iyi, dinlendin mi bari? Hayır be! hayır.. hayır.. hayır....

Kendi kuyruğumu yakalamaya çalışan kedi gibi dönüp duruyorum etrafımda. Alabildiğim bir kuyruk mesafesi o kadar. Ki o da bende mevcut olduğuna göre. Sıfır artı sıfır elde var hüzün. Gerçekten o akşam, o parkta ne işim vardı, Allah aşkına! Onun döneceğini kestirebilir miydim? Halbuki onu unutmaya başlamıştım. Benim eski dostum Eskici Babayı...

***

Her bir kar tanesini bir melek taşırmış. Bu yüzden hiçbiri birbirine çarpmazmış derler. Gerçekten o akşam hiçbiri birbirine çarpmadı. Benim yüzüme konanlar müstesna. Saç diplerime gidenler de oldu, kalbime işleyenler de. Belki kalbimi yıkamışlardır o akşam. Abdest almak gibiydi. Huzur dolu ve tertemiz hissetmek gibiydi. Karda duş almak ruhumu yıkayıp asmak gibiydi. Kurumasını beklemeden ıslak ıslak giydim tekrar. Çok üşümüştüm bu yüzden. 

Geldi ve yanıma oturdu pat diye. Hemen o tok sesiyle lafa girdi:
+İlçenin ve tüm köylerin yollarını açtırmışsın ama kendi yüreğine giden yollar buz tutmuş. Kayıp düşüyorsun da bir kaldıranın olmuyor.
-Ne bu şimdi?
+Ne ne? Hem sen nicedir bana saygını yitirdin? Geldiğime pişman mı olmalıyım?
-Geldin mi sahiden, burda mısın? Öfkem sana değil, kendime. Ben zaten hep kendime kızarım ne zaman sinirlensem. Bağırışlarım kendimedir. Öfkelerim, haykırışlarım. Hiçbir zaman normal olduğumu iddia etmedim ki. Deliysem de deliyim. Elimde değil. Bağırıyorum. Sabredemiyorum. 
+Allahu Teala şöyle der yüce Kitabımızda: ''Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.'' 
-Çok doğru. Biliyorum. Bilmek çoğu zaman yetmiyor. Aslında bilgi insanı mutlu etmiyor. Çok açım ben. Bilgiye açım. Okuyorum. Okudukça belki bilgim artıyor. Arttıkça daha da mutsuz oluyorum. Çok bilmek insanı daha mutlu, daha huzurlu yapmıyor. Biliyorum ki sabretmem gerek. Herşey bir sınav. İmtihan. Ama olmuyor işte. İnsan yanlarım ağır basıyor bazen. Tutamıyorum dilimi. Dilim ki çok sivridir.
+Ama tutmak lazım evlat. Şunu iyi bil ki; ne olursa olsun sabrettiğin müddetçe, belki en sonunda, kazanan sen olacaksın. 
-İnşallah. Bu arada sen nerelerdeydin?
+Orada, burada, şurada.. Uçan bir kuşun kanadında, bir annenin yüreğinde, dalgadaki köpüğün içinde, bir bilgenin zihninde... Kısacası heryerdeydim. Okuyordum. Anlamaya çalışıyor, kendi kendime tartışıyordum. 
-Ne oldu da döndün birden?
+Bana ihtiyacın olduğunu hissettim. Anlatmam lazımdı artık. Susmak devri bitmiş, söz söyleme zamanı gelmişti. 
-Kar diniyor. Ruhumu evde o küf kokan, ama bir o kadar kitap dolu odamda kurutmak istiyorum. Sen beni bulursun. Hadi eyvallah...
+Eyvallah.

***

Küf ve kitap kokan odamda düşünürken bir yandan da seviniyordum. Eskici Babanın dönüşüne. İlk karşılaştığımız o büyülü zamanları hatırladım nedense. Penceremden içeri süzülüşünü, bana verdiği nasihatları, uzun söylevini hatırladım. Onunla ilgili anlatmadığım pek çok şey var aslında. Sıkıştığım anlarda hep yanımdaydı. Hiç bir zaman hayat enerjisini yitirmez, benimkini arttırmak için gayret ederdi. Konuşur da konuşurdu. Döndüğüne sevinmiştim gerçekten. Hayat ne garip yahu? İlk karşılşatığımızda hüzünlü, aşklardan tükenmiş bir gençtim. Şimdi ise iş-güç sahibi, evli ve çocuklu birisiyim. Asıl bundan sonra ona ihtiyacım var sanırım. Hoşgeldin tekrar Eskici Baba. 
Hoşgeldin dost.

Read More!