Çarşamba, Aralık 24, 2008

Yar Fırtınası

Rüzgarın esyior dışarıda. Tüm sokakları dolanıyor. Kasabanın tüm evlerinin duvarlarına çarpıyor. Bu sensin biliyorum. Kimse farkında değil. Saçlarını mı savurdun yoksa? Ondan mı bu rüzgar?

Ağlıyor musun?
Göz yaşlarının kara dönüştüğü görülmüş şey değil ama olmuş işte. Her yer bembeyaz. Sensiz bir sabaha uyanmıştım yine. Evet, beyazdı toprağın örtüsü. Herkesi kovalamaya başladım sonra...
"Basmayın karlara. Durun.!"
diye bağırıyordum. Deli olduğumu düşünüyordu bütün kasaba halkı ama aldırmıyordum. Sahiden öyle olduğumdan mı yoksa vurdumduymazlık mı, inan ki bilmiyordum.

Ben o kadar "basmayın, o beyaz örtü aslında göz yaşları, ki en masum gözlerden dökülmüştüler" desem de bastılar ve ezdiler. Üstünden arabalar geçti. Nice nice insanlar...

Ve dondu. Buz tuttu canım göz yaşların. Önce beyaz bir örtü oldu toprağın üzerinde sonra saçak saçak buz. Fakat apartmanlardan sarkan saçaklar ağlayışını hatırlattı bana. Belki de o saçaklardan biri kopacak ve hiç tanımadığım, tanımak dahi istemediğim, birisinin kafasını yaracaktı. Hani her bir göz yaşı damlasının benim yüreğimi yardığı gibi. Belki yüreğimde yarlar oluşacaktı. O "yarlar" bir süre sonra "yaralara" dönüşücekti...

Seni düşlemek uçumun kenarında dans etmek gibiydi. Heyecan verici, tehlikeli ve zor.
Neden zor?
Çünkü güzelliğini dimağımda bir türlü oluşturamıyordum. Yüzünü, ağzını, saçlarını, gülüşünü Tanrı'dan başka kimse çizemezdi. Benim yaptığım sadece seni görmediğim zamanlarda görüyormuş gibi yapmaktı. Denemiştim ama becerememiştim. Dimağım gerçekten sefildi.

Bütün gece essen keşke. Bu sensen ya da senin rüzgarınsa... Sabaha kadar bana eşlik etseniz. Çünkü sabah zaten kavuşacağız. Sen aynı zamanda doğan güneşsin. Eğer değilsen saçların neden o kadar sarı ve güzel?
ve parlak?
ve..


Of!
keşke sabah olsa...


Emre C.


Çarşamba, Aralık 10, 2008

A.R.O.G - BirYontmaTaşFilmi



Ne zamandır merakla bekliyorduk acaba devamı nasıl olacak G.O.R.A'nın diye...

Merakımız gitti şükür.

Fakat beklediğimiz gibi bir film miydi?

İnsanların sinema salonları önünde sıraya girdiğine, beklediğine değdi mi?

***

Ben filmleri ilk sahneleriyle değerlendiririm. Aslında şöyle ki; bana göre bir film, iyi olup olmadığını ilk sahnesinden belli eder. Bu benim gözlemlediğim bir şey ve bugüne kadar da pek yanılmadım.

AROG da açılışıyla beni tatmin etti açıkçası. Daha ilk sahneden bizi kavrayıverdi. Korkmayın filmden önemli sahneleri anlatıp tadınızı kaçırmak niyetinde değilim. Ama kafanızda fikir oluşturması açısından bazı konulara değinmek istiyorum...

***

En baştaki sorulara toptan cevap vermem gerekirse: DEĞDİ

Hemen belirtmem gerekir ki, bu benim görüşüm. Bazı kişiler GORA'daki etkinin olmadığını, onun yanında sönük kaldığını söylemekteler. Belki GORA kadar etkili değil, evet; ama bir çok yönden etkili bir film olduğunu söyleyebilirim.

Bir filmi ne açıdan eleştirdiğimize de bağlı aslında. Halk için yapılan bir film mi; yoksa sanat için mi...AROG tam bir gişe filmi bunu belirtelim. Gişe filmi ne demek? Gişe filmi, daha çok halkın beğenisine hitap eden, halkın zevklerine uygun, yüksek gişe beklentisiyle yapılan film. AROG bu yaptığımız tanıma tıpatıp uyuyor. Eleştirenlerin beklentisi ne yöndeydi buna da bakmak lazım işte. AROG' da yapılmak istenen buydu ve başarılı olundu. (AROG ilk gün rekoru kırdı. Toplamda rekor kırar mı, bekleyip göreceğiz.)

***

Biraz filmden bahsedersek...

Fragmanlardan da izlediğiniz gibi, Arif kenidini bir anda Yontma Taş Devrinde buluveriyor. Nasıl olduğunu izleyince görürsünüz. İşin en komik yanı Arif'in her ortama ayak uydurma becerisi. İlk filmde de uzaya şıp diye ayak uydurmuş; bununla kalmayıp uzaydan kız kaçırmıştı.(Cekuuu)

Aslında olay gene Ceku'yla bağlantılı. Tam bir sevgi adamı olan Arif ne yapıyorsa Ceku'su için yapıyor. İlk filmde Ceku'ya aşık olan Logar da var gene. Fakat biraz daha farklı.

Film baştan sona güzel esprilerle örülü. Ayrıntılar daha bir güldürüyor insanı. Cem Yılmaz'ın "Bu filme dekoderle gelin" lafı boşa değilmiş. Dediği gibi küfürü minumuma indirmiş. İndiriceğim derken de filmin gazı mı kaçmış, takdir sizlerin artık.

Fragmanlarda da geçen ve benim en çok hoşuma giden esprilerden biri:

-Bir haftada cilalı taş, bir ayda yeni çağ, bu hızla bir aya kalmaz Fransız Devrimine kadar gideriz...

Espri demişken, gene yapılan yorumlarda espri olarak GORA'ya göre zayıf kaldığı iddia ediliyor. Belki doğru belki yanlış. Ama hangi filmde daha çok güldün derseniz inanın cevap veremem. Bence ikisi de oldukça komikti. Ya da şöyle demem en doğrusu sanırım. GORA gerçekten çok komik bir filmdi. Bu daha çok eğlenceliydi. Bayram günü ya da bir Pazar günü ailecek gidilebilecek enteresan, zevkli bir film. Sözün özü verdiğiniz paraya değer.

Alın yanınıza eşinizi, dostunuzu, sıraya girmeye üşenmeyin ve kendiniz görün filmi. Filmden çıkarken içimden şöyle dediğimi hatırlıyorum. Onunla bitirelim ve gidelim...

"Cem Yılmaz iyiki varsın ve sen bu ülkeye daha lazımsın..."

İyi Bayramlar...
Emre C.



 

Pazar, Aralık 07, 2008

Şiir Dediğin

şiir dediğin kırk
bilemedin yüzkırk
kelime
dişi kırık
ağzı yamuk
bilhassa benimkiler

şiir dediğin çatlak
hem deli
hem delik
aşk sızıyor
herbir yanından

şiir dediğin can
biraz içimde
biraz nisan
ah mercan!
biraz daha
biraz dahi

şiir dediğin sen
diyelim ki ben
seviyorum desem
gelsem
sonra
öpsem
çok mu yani
çok
mu?

şiir dediğin anne
bir nevi karne
duygu notları
dizi dizi
annem kulağımı çekti
ayıpmış sonbaharda sevmek
ah anne!
anne?

şiir dediğin kırk
bilemedin yüz kırk
kelime
yazmak mı?
ne haddime
dokundurmak belki
yumurtanın sarısı
bitti şiirin yarısı
...


Emre C.

Perşembe, Kasım 27, 2008

Adamın Canı Çekiyor

Adamın canı bazen çekiyor...

Can bu çeker..

Adamın canı bazen şöyle alabildiğine
bağırmak çekiyor
sonsuzluğa seslenmek
yutkunmak yerine küfretmek çekiyor
ayıp da olsa bütün namussuzlara, arsızlara, uğursuzlara..
sayıp dökmek..

Adamın canı bazen gitmek çekiyor
nereye, nasıl ve kiminle olduğu fark etmeksizin
sadece gitmek işte..
bir bilinmeze doğru giden meçhul bir yolcu
gidiyor olmayı çekiyor..

Adamın canı bazen şöyle deniz kenarında
bir güzel oturup
aptal aptal
denizi seyretmek çekiyor
dert mi varmış
tasa mı varmış
hayat mı zormuş hiç düşünmeden
öylece oturmak çekiyor

Adamın canı bazen o denize atlamak çekiyor
tuzlu iskelede yalın ayak koşmak önce
sonra denizin serin maviliğine bırakmak kendini
o atlama anındaki ufak adrenalin fırtınaları
küçük kalp atışları
anlık korkular

Adamın canı bazen şöyle mis gibi bir
balık sofrası çekiyor
balığıymış, salatasaymış, dostlarıymış..
neymiş efendim balık susatırmış
halt etmişsin sen..
ha bir de arkasından tatlı olarak
helva çekiyor
vallahi de çekiyor..

Adamın canı bazen dostluk kokan sohbetleri çekiyor
dostluk ama adam gibi
kıvırtmadan, dolanmadan
düm düz
düpedüz çekiyor..

Adamın canı bazen şöyle okkalı bir
Türk kahvesi çekiyor
Hamarat ellerden çıkmış, bol köpüklü..
Arkasından da bir fal patlatılırsa
cabası

Adamın canı bazen sevmek çekiyor
doyasıya
kana kana içer gibi aşk şerbetini
öyle sevmek
ağlamak, sızlamak, özlemek
beklemek
o gelmese de
bilmese de
sevmek çekiyor
sevmelerden en güzelini çekiyor
en masumunu

Adamın canı bazen şöyle delicesine sevilmek çekiyor
ama nasıl anlatsam
hiç sevilmediğimiz kadar
annemizden bile fazla bazen
tükenmek, savaşmak, yorulmak
yoğrulmak
o aşkla
büyümek çekiyor

Adamın canı bazen birşeyler yazmak çekiyor
şiirler mi dersin
hikayeler mi, romanlar mı, masallar mı
neler neler
fakat içten yazmak çekiyor
güldüysek güldürmek
ağladıysak ağlatmak
sevdiysek hissettirmek çekiyor

Ama Adamın canı bazen de susmak çekiyor
susmak
susmak
ve
susmak cancağazım...

Emre C.
27 Kasım 2008

Salı, Kasım 25, 2008

Hüzünlü Pasta

Neden bugün bana her gün üzerine basıp geçtiğim merdivenler hüzünlü gözüktü?
Islak oldukları için mi? Sanmam.
Ya da yürüdüğüm yollar, aştığım patikalar, çıktığım yamaçlar...
Hadi hepsini geçtim de geçen uçağa ne demeli ? O niye duygusal katsayımı arttırdı?

***

Bugün 20 Kasım. Bundan 25 sene önce (galiba), serin bir akşamüstü dünyaya gelmişim. Benim doğumumda elektriklerin gitmesi acaba bir işaret miydi ? Doğmasam olur muydu? Peki sonra neden geldi? Niye ya ???

Allah öyle istemiş besbelli. Konu mu dolanıyor yoksa dolanan dilim mi ? Aslında yol boyunca omzumdan hiç inmeyen büyük hüznümü anlatmak istiyordum. Ama bazı zamanlarda olduğu gibi gene anlatmakta zorlanacağım.

İnsan her yaşadığını anlatamaz ki!
O anı yaşıyor olmak lazımdır.
Hissetmek.

Ama gün boyu rahatsız etmişti bu hüzün beni. Yazmasam çatlayacakmışım. (çatlamak? birazdan açıklar belki.)

İçim içime sığmadı iş yerinde. Nasıl da yoğundu bugün anlatamam. Aslında anlatmasam daha iyi, yoksa bu yazı günlük moduna girebilir. Hiç istemem öyle olsun!
Ne olsun? Bu yazının bi türü olsun. Deneme diye kaydetmeyi düşünüyorum ama gerçek deneme yazarları alınabilir. Ne diyelim? Ne diyelim?
Hüzünlü Bir Yazı..nasıl? Bence uygun. Fevkalade hatta..

Buraya kadar yeterince saçmalamışken biraz duralım. Düşünelim...

***

Her yılbaşı ya da doğum günlerinden sonra kararlar alırız ya, ben de aldım bugün. Geçen yılbaşında, doğum günümde, bir önceki yılbaşında ve bilumum diğer önemli gün ve haftalarda. Ertesi gün bozmak adetim ise hiç değişmedi. Kararlar alındı. Ertesi güne külleri kaldı. Peh!

Bu sefer alınan kararlar dile gelmedi pek. Düşünülmedi. Alınmıştı. Yaşayıp göreceğim ne kararlar aldığımı. Bu yüzden biliyorum ki onlar gerçekten kalıcı.
Ne gibi kararlar?

Aslında büyük değil bence hiçbiri. Ufak ufak cila vuracağım kendime. Bir usta edasıyla süreceğim cila pastasını en kusurlu duygularıma. Duygusuzlaştırmak değil bu! Onarmak, tamir etmek belki. Herkes yapar aslında bunu. Farkında olur ya da olmaz...

Bugün doğum günüm. Yeni hayatımın da ilk günü. Yeni hayatımda bu deliliğim, çocuksu halim ve duygusal yanım gitmez, kalır. Ne inatçıdır onlar.(kendimden biliyorum)
Gitmesinler de... Belki bu halimden bir tek ben memnunum ama olsun varsın.

Yazının sanki yavaş yavaş sonlarına geliyor gibiyim. Hiç cümle kalmadı havaya savurmak istediğim. Çok hüzün dolu bir yazı yazmak isterken, adeta hüznümü dağıtan bir yaz oldu. Belki de daha güzel oldu.

Doğum günümü kutlayan, kutlamayan herkesin canı sağ olsun...

***

Emre C.

Dip Not: Bu yazıyı 20 Kasım'da kaleme almıştım. İşlerimin yoğunluğu nedeniyle bugün yayımlayabiliyorum. Taptaze ve birbirinden güzel yazılarım geliyor. Eve en sonunda internet bağlattım. Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle...


Salı, Kasım 18, 2008

Sen de Gidiyorsun

ve sen de gidiyorsun
gönlümden bir bahar gidiyor
kan gidiyor
can gidiyor

ve sen de gidiyorsun
içimden bir martı kaçıyor
martılar gidiyor
balıklara hüzün

ve sen de gidiyorsun
nedense bir kasım sabahı
kasım gidiyor
bir kış kapıyı çalıyor

ve sen de gidiyorsun
üstelik sevdiğimi de biliyorsun
aşk gidiyor
sensizlik miras

ve sen de gidiyorsun
seviyorum diyorsun
ama gene de...
gidiyorsun...

Emre C.

Pazar, Kasım 16, 2008

Süper Babam




Elleri belki onun kocaman elleri içinde kayboluyordu ama küçük kız bunu umursar gibi değildi. Deniz kenarında salına salına yürürlerken bu koca adamı gerçekten sevdiğini hissetti...

***

Gerçek sevgi nedir bilir misiniz? Herkesi sever olduk son zamanlarda. Hani bir yazımda diyordum ya sevdiklerimize seni seviyorum deme özürlüyüz, diye. Tam tersi sevmediklerimize de bir seviyorum deme huyu peydahlandı.

***

Adama göre minnacıktı. Ellerini bırakmamacasına tutarken onun yüzüne baktı. Nasıl da kendinden emin yürüyordu. Dimdik. Tıpkı bir kurşun asker gibi. Aslan gibi... Biraz ilerleyip bir banka oturdular. Çok klasik bir sahne vardı artık gözlerimizin önünde: Deniz kenarı, oturma bankı ve çifte kumrular. Farklı olan kızın kendisini son derece güvende hissetmesiydi. Belki de onun gibi kızların bir çoğu bu güven duygusuna aşıktılar. Bu yüzden aşık oluyorlardı. Ama nasıl olmasındı? Baksanıza o kocaman elleri hala tutuyordu ve kendi elleri içinde yok gibiydi. Çocuğun yüzünde kızı gerçekten sevdiğini belli eden bir ifade vardı. "Seni her şeyden ve herkesten korurum" der gibiydi. Bu duyguyu nereden anımsadığını düşündü. Düşündü..düşündü...

***

Küçükken babası da onu gezmeye çıkarırdı, bugün olduğu gibi. Aynı kocaman ellere yapışır, zıplaya zıplaya giderdi her yere. O kadar güven içindeydi ki... Yanında babası varken ona kimsecikler dokunamazdı. Aslan gibiydi babası. Onu çok seviyordu. Gerçek sevgi..

Yanlarında anneleri de olurdu ama o en çok babasının elinden tutmayı severdi. Annesinin elleri o kadar kocaman değildi çünkü. Eğer baba-kız baş başa çıkmışlarsa, gene bugün olduğu gibi, bazen bir banka otururlardı soluklanmak için. Hemen dizine başını koyardı. Saçlarını okşardı o nasırlı, hayat dolu elleriyle küçük kızının. Küçük kız ise gözlerini kapardı.

***

Sizce de gözlerimizi sadece güvende olduğumuz ya da güvende hissettiğimiz anlarda kapamaz mıyız?

Uyku ve ölüm.

Güvende hissetmeden uykuya dalabilir miyiz?

Ya da ölüm acaba bir güven duygusuyla birlikte mi gelir? Belki de tam güvenlik hali...sonsuza dek...

neyse..devam edelim:

***

Demek ki küçük kız kendini o kadar güvende hissediyordu ki gözlerini açmak istemezcesine kapatırdı. Kalkıp yürüseler de olurdu, orada sonsuza dek otursalar da. O minik bedeni bile biliyordu bu yılların su gibi akıp gideceğini ve bu koca adamdan bir gün ayrı düşeceğini. Önce üniversite, sonra ayrı şehirde bulduğu iş ve bir gün olacağına inandığı evlilik. Hiç birisi ayırmasaydı, evlilik muhakkak yollarını ayıracaktı. İşte sırf bu yüzden en az babası kadar çok seveceği, kendisini yanında sonsuz güvende hissedeceği birini aradı durdu yıllardır. İşte bulmuştu. Belki bu koca adam da en az babası kadar onu sevecekti. Beraber eski günlerdeki gibi yürüyüşlere çıkılacak, bugün olduğu gibi bir bankta soluklanılacaktı. Biraz nazlansa kendisine en sevdiği pamuk şekerlerden (hani pembe pembe) bile aldırabilirdi. Dizine başını koyduğunda, o söylemeden, başı okşanabilir, gözlerini kapatabilirdi. Aynı duyguyu vermezdi belki ama aynı güven duygusunu yaratabilirlerdi birlikte. Belki de...

***

Bazı akşamlar, yemeklerde babasını izlerdi. Yorgun argın işten gelen bu dev adam ellerini yıkar - yıkamaz sofraya otururdu. Hiç bir zaman yemeklere laf etmez, afiyetle yerdi. Her seferinde ama her seferinde "Ellerine sağlık karıcığım" derdi. Nasıl da iyi bir insandı ki bu? Nasıl böyle olunabiliyordu? İşçiydi onun babası. Bir devlet işçisi. Elleri nasır doluydu ama yüreği hiçbir zaman nasır tutmamıştı. Belki de hep helal lokma peşinde koşturduğundandır. Evlatlarının boğazından hiç bir vakit haram lokma geçirtmemesindendir. Öğütleri de daima bu yöndeydi koca adamın.

Yemekler afiyetle yenirken, küçük kız babasını izlemeye devam ederdi. Bunu onu rahatsız etmeden yapardı. Yakalansa bile babası ona göz kırpar, yemeğine devam ederdi. Küçük kız kıkırdamaktan ölürdü. Güzel yıllardı. Ömrümün en güzel yılları bunlar olmalı diye düşünürdü. "Daha mutlu olmam imkansız! Kim beni bu kadar sevebilir? Kim bana öyle şefkat dolu bakabilir? Kim beni böyle, olduğum gibi kabul edebilir ki? Hiç kimse.." derdi içinden...

Günler genelde birbirine benzerdi. Klasik bir işçi ailesi. Baba işten yorgun ve aç gelir. Ama sıkıntılarını asla evlatlarına yansıtmaz. O babadır çünkü. Bedeni gibi yüreği kocaman atıyordur ak göğsünde. Yemekler yenir, illaki demlenmiş çay hemen servis edilir. Orta ya da dar gelirli ailelerin en büyük zevklerinden biri, akşamları yemekten sonra, bütün ailecek içilen çaylardır. Hiç bir şey o seremoninin yerini tutmaz. Çocuklar da aldıkları bu mirası devam ettirir. Onlar da evlerinde aynı düzeni tutturmaya çalışırlar. Bir yanları her zaman eksik kalsa da...

Bir yandan çaylar içilirken, en ucuz eğlence kaynağı TV de açıktır. Ailecek sevilen bir dizi oynamaktadır. (belki de süper baba o yıllarda) Herkes kendisine bir rol biçer diziden. Fakat küçük kız babasına asla rol biçemez. Onun gözünde hiç bir baba onun gibi değildir. Asıl süper baba onun babasıdır. Bir keresinde bunu babasına söylediğinde nasıl mutlu olduğu gözlerinde canlanır. Onu dizine oturtmuş ve doyasıya öpmüştür. Acaba onu kim böyle samimi ve içten öpecektir ki? Sahi olabilir mi böyle biri? Var mıdır?

Onun dizinde otururken yüzünü daha yakından inceler. Babası hala televizyon seyretmektedir. Gözlerine bakar. İki simsiyah göz. Devam eder seyretmeye.. kaşları, geniş ve güven verici alnı, tombul yanakları, karakterli çenesi ve burnu. En çok burnunu sever babasının. Kimse bilmez bunu. Babası bile. (belki bir gün söyler ona) Minik parmaklarıyla sıktırmaya bayılır. Babası bazen kızsa da genelde ses çıkarmaz bu küçük yaramazlığa. Babasını tümüyle, tüm haliyle sever ama en çok burnunu sever babasının küçük kız. En çok ama en çok babasını sever küçük kız...

***

Gözlerini açtı birden. Bugüne, şu ana döndü. Bir pamuk şeker yeme zamanında ne kadar çok şey geçirmişti zihninden. Ağzını sildi peçeteyle. Dudağının kenarındaki ufacık bir parçayı da yanındaki koca adam aldı. Bu ani dönüş onu üzmemişti; aksine mutlu etmişti. Çünkü ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü bu adamı seçmekle. Onun yüzüne kaydı gözleri. Babasına hiç benzemiyordu. Ama tek bir şey babasınınkini andırıyordu. Burnu...

Sonra elini kaldırdı denize doğru ve parmağındaki yüzüğe baktı. Yaklaşık beş yıldır taktığı yüzüğe... İçi huzurla doldu. Sanki gönlünün ırmakları daha bir dolu dolu akmaktaydı bugün. O ırmaklardaki balıklar daha neşeyle kıvrılmaktaydı berrak sularda. Birden ayağa fırladı ve "Haydi gidelim canım" dedi. "Bizimkiler evde sıkılmıştır."

Kalkıp eve doğru gittiler. Aslında kızlarının güvende olduğuna emindi. Çünkü onu hayatta en güvendiği insana, babasına, emanet etmişti.

Ellerini koca bir adam tutuyordu... O adamı çok ama çok sevmekteydi... Sıcak yuvalarına doğru gidiyorlardı ve evde onları hayatta en çok sevdiği iki insan daha beklemekteydi...

Birden ağlamaya başladı. Bu mutluluk gözyaşlarını yol boyunca akıttı usul usul. Dünyanın en mutlu insanı ben olmalıyım diye geçirdi içinden. Sonra defalarca tekrarladı...çok şükür... çok şükür... çok şükür Allah'ım....binlerce kez şükür...

Emre C.

Not: Resim sahibi belirsiz...

 

Cumartesi, Kasım 08, 2008

Beyaz Duman Tez Ayrılık


Damlayabilmek isterdim avuçlarına..

Avuçlarındaki bu ter, sıcaktan mı yoksa yorgunluktan mı ?

Neyse..

Şimdi neler yapıyorsun acaba ? Hangi şehrin nüfusunu arttırmaktasın ?

Ben ise şimdi, şu anda, oturmuş boş boş etrafa bakınıyorum.

Yağmur yağsam mı yağmasam mı kararsızlığında. senin ağlama öncesi halin gibi. nasıl da tatlı olurdun..

Bakınıyorum ve görüyorum ki karşı evin bacasından gri dumanlar yükselmekte göğe.

Gri mi beyaz mı ?

Gece için fark eder mi sence beyaz ya da gri olması ? içinden geçiyor olması yeterli değil midir ?

Benim içimden türlü türlü renkte şeyler geçiyor şu anda. ama benim için fark eder ne renk oldukları.

Düşüncelerimin rengi vardır.

Gri düşünceler..

Beyaz düşünceler..

Kara düşünceler

ve mavi düşünceler.

Diğerlerini saymaya lüzum görmedim. canım bunları saymak istedi belki..

Beyaz ve kara düşünceleri az çok anladın. gri nasıldır sence?

Gri düşünceler. Derin mevzu. Anlatması güç. Şöyle desem: "ne beni üzecek kadar karamsar; ne saf bir mutluluğa itecek kadar hoppa"

Bu oldu. Mavi düşünceler vardır bir de. onlar daha da derin. Onları bildik cümlelerle anlatmak güç. Tek söyleyebileceğim, onlar benim mürekkebim. Ana fikrim. Var oluş sebebim..

Bu da oldu. Güzel. Sevdim...

Seni de seviyordum.

Bir gün gittin.

Hani bırakmak yoktu ya avuçlarımı? Hani sarılmayacaktın başka birisine?

Yalan.

Tıpkı seninKoca bir yalansınız. Sen ve ruhun.
Sizi artık sevmiyorum.
Bu daha güzel oldu. Oh canıma değsin...!

..

Emre C.


 

Cuma, Ekim 31, 2008

Ruhumun Kristal Kırılganlığı


Ruhumun krsital gibi çok kırılgan oılduğu dışarıdan bu kadar belli oluyor mu? Belli olsa bile ben nasıl oluyor da hep onu kırabileceklerle tanışıyorum. Ne kadar salağım ya da salak taklidi yapıyorum. Belki de birilerinin dediği gibi bu acıdan, devamlı ''kırılma - tamir etme'', halinden besleniyorum. Olabilir mi?

***

Yanımda o vardı geçen gün. İnanılmaz öyle değil mi? Kabul ediyorum abartma huyum var. Ama onun yanında nefes alıyor olmak bile ne büyük şans benim için. Bugün de buluşsaydık onun gözlerine bakıp bir kaç şey söylemeyi düşünüyordum. Günlerdir prova falan yapıyordum. Bayramda şiir okuyacak çocuklar gibi heyecanlıydım. Kim bilir, sözleri de unutacaktım belki de. Ona bir şiirimde şöyle demiştim. Seninle susmak bile güzeldi. Ama geçen gün konuştuk. Nelerden konuştuğumuzun bir önemi yok. Havadan sudan işte. Hem yanımızda başkası da vardı. Zaten ben çağırdığım için değil, tesadüf oraya uğrayacağı için karşılaştık. Ben çağırdığımda gelmedi! Ya gerçekten çok yoğundu, ya da benimle görüşmek istemiyordu. Bir önemi yok artık. Ben dün ona gitme, yani bu şehirden ayrılma ki; son bir kez daha görüşelim demiştim. Ama gitmiş... olsun...

Geçen sefer öyle uzun uzadıya bir sohbet olmadı. Ne konuştunuz derseniz zorlanırım anlatmakta. Ben onunla ilgileniyordum o sırada. Kimse fark etmese de ona bakıyordum. Gözlerine... Yüzüne... Saçlarına... Gülümsemesine...

Gözleri gerçekten bal rengiymiş. Tam da tahmin ettiğim gibi. Şöyle düşündüm. Dünyanın en değerli arıları gece gündüz en nadide yerleri dolaşmışlar, yüzyıllarca uğraşmışlar ve onun gözleri oluvermiş. 2 tane bal rengi göz. Benim için dünyanın en güzel gözleri...Yüzü ay gibi parlaktı. Hava karardıkça aydınlandı etrafımız. Ona bakamaz oldum bir süre sonra. Korku, heyecan ve tutku birbirine girmişti. Korkum o yüze bir ömür boyu bakma isteği doğmasındandı...(imkansızdı biliyordum)!

İmkan olsaydı o akşam onun okyanus koyusu saçlarında boğulmak isterdim. Ya da yaşamak o saçların kokusuyla sonsuza dek. Gerçek olamayacak kadar güzel geliyordu bana her şeyi.

***

Gözlerinin içine bakarak ''seni seviyorum'' demeyi çok isterdim. Bazı şeyler için geç kalmış sayılmam ama senin için bu cümlenin bir önemi olduğunu zannetmiyorum. Nereden bildiğimin bir önemi yok. Aslında gitmiş olman bile bir gösterge buna. İsteseydin kalırdın. Oysa ki ''Gitme'' demiş olmama rağmen gittin. Sen bilirsin...

***

Bu şehirde sevdiğim başka şeyler de var. Bizzat şehrin kendisine de aşığım. Ama buraya senin için gelmiştim. Bunu anlamak için daha zamanın var sanırım. Anladığın zaman buralarda olmayabilirim. Ya da olabilirim de. Zaman gösterecek... Sesin tahmin ettiğim gibi. Yumuşacık. İnsan saatlerce dinleyebilir o sesi. Gerçi ben daha çok konuştum ama duyduklarım bana yeter. Zaten büyük umutlarla gelmemiştim buraya. Büyük umutlar beslemeyi, elimdeki balonu gökyüzüne uçurduğum gün bırakmıştım. Umutsuz yaşanmaz ama yaşanıyor da. İşte böyleydi. Seni bir kez olsun görmek yetmişken sen bana sohbet imkanını bahşetmiştin. Bu büyük lütufla beni dünyanın en mutlu insanı yaptın, bilmelisin.

***

Bu şehirde bir şeyler var. İnsanı aşka davet eden. Nasıl oluyor da buraya geldim geleli aşk düşünüyorum? Boşuna şarkılar bestelenmemiş, şiirler yazılmamış bu kent için. Ama evimi de özledim. Bu da bambaşka bir duygu. Burayı seviyorum ama gitmem de gerek. Aileme, odama, kitaplarıma ve asıl şehrime dönmem gerek. Her geliş - gidişimden sonra biraz daha büyümüş olarak dönüyorum. Gene öğrendiklerim var. Tekrarlamayacağım şeyler, aldığım minik kararlarım var. Dualarım daha samimi, daha içten. Gözyaşlarım daha kuru. Rüyalarımsa daha berrak..

***

Sen bilirsin. Eğlenmek için gitmiş olabilirsin oraya. Biz de eğlenebilirdik. Bakma böyle duygusal yazılar yazdığıma. Komik ve eğlenceli biri olduğumu az çok biliyorsun. O halde neden gittin? Neden!? Şart mıydı gitmen? Burada canın sıkılıyorsa işte bak ben geldim. Kimsenin sevmediği kadar sevmeye, özlemediği kadar özlemeye hazırdım üstelik. Neyimi beğenmedin? Neydi iten seni? Ya da bambaşka bir şey mi? Mecbur muydun? Çok soru sordum. Cevaplarını alamasam da olsun. Demiştim ya: Seninle susmak bile güzeldi...ya o akşamdan sonra ???
...
..
.

Seninle susmak bile güzeldi
Susup oturmak
Kalkmak yürümek


Seninle konuşmak da güzeldi
Gözlerinin içine bakmak
Bir kez daha hayran olmak

Seninle sadece olmak güzeldi
Çünkü..
Sen güzeldin
Ben güzeldim
Şehir bir başka güzeldi...

_________________________

Dip Not: Bu yazı eski bir yazıdır. Arşivimi kurcalarken rastladım. O dönemde yayımlamamam gerekliydi. Fakat her şey çok değişti. Artık bir mahzuru yok. Bu yazı, hiçbir şekilde şu anki duygularımı yansıtmamaktadır. Belirtmek istedim sevgiyle kalın...Yeni yazılarım sırada...


Pazar, Ekim 19, 2008

Özgürlük

kendi cümlelerini kurabilmeli insan
taptaze fikirler üretebilmeli
her gün yeniden doğmalı insan
dopdolu yaşayabilmeli
düşünebilmeli
yazabilmeli
söyleyebilmeli
ama özgürce
ama özgürce

Emre C.

Cuma, Ekim 10, 2008

Gelmemiş Sevgiliye Mektup


Canım,

Sana şimdiden böyle seslendiğim için umarım bana kızmıyorsundur. Ne yapayım seni çok seviyorum ve bunu saklayamıyorum. Daha tanışmadık seninle. Nerede, ne şekilde ve ne zaman tanışırız, Allah bilir ama bir gün olacak bunu biliyorum. Sen "O" olacaksın. Bayan Doğru'sun sen ve beni sonsuza kadar seveceksin. Beni çok seveceksin ve sonsuza dek.. Bunu da dile getireceksin zaten.

Nasıl oluyor bilmiyorum ama hissediyorum bunları. Hislerime güvenmem gerektiğini de söyleyeceksin. Onları eğitmeliyim değil mi? Ayrıca senin hislerin de kuvvetli olacak. Uzun konuşmalarımız olacak hisler üzerine. Bir çok konuda uzlaşma sağlayacağımıza inanıyorum. Seni özlüyorum biliyor musun? Seni tanımadan özlüyorum. Gözlerin renkli olacak. En kötü ela. Benimkiler gibi düz açık kahve olmayacak ama sen benimkilerin daha güzel olduklarını iddia edeceksin. Sen ne söylesen bana şiir gibi gelecek. Sana binlerce şiir yazacağım. Başka konuda yazmak istemeyecek kalemim. Susup kalacak adeta. Ama mevzu sen olunca çağlayacak kelimeler ve sanat kokacak mısralar. Senin gelişinle sanat da eteğine yapışacak.

Benim maviyi sevdiğim gibi sen de seveceksin ama en sevdiğin renk kırmızı olacak. Siyah ve beyazı da çok seveceksin. Benim tuttuğum takımı tutacaksın ya da beni çok sevdiğinden tutar gibi yapacaksın. Beni üzmek istemeyeceksin. Çünkü sen biz tanışana kadar çok yorulmuş olacaksın. Huzuru ararken beni göreceksin. Belki tanışıyor olacağız ve birden fark edeceksin beni veya yeni tanışmış olacağız. Ama sana da garip gelecek ki; biz birbirimizi çok eskiden beridir tanıyormuşuz gibi olacak. Sana huzuru altın tasla sunacağım. Kana kana içeceksin. Süslü laflarıma biteceksin. Ağlayacaksın bazen şiirlerimi okurken. "Bunlar gerçekten bana mı ait, benim için mi yazılmış" diyeceksin, ben ise koskocaman bir evet diyeceğim nehir gözlüm. Seni sevdiğimi söyleyeceğim kulağına. Çok sessiz söylesem bile tüm evrenin ruhu hissedecek bunu ve huzur dolacak o da.

Ay ışığı güzel saçlarında parıldarken, ellerimi bırakmak istemez gibi tutacaksın. Sana çok sevdiğim şairden şiirler okuyacağım. Sen ise benimkilerden bir tane isteyeceksin. Utanacağım. Bu utangaçlığım sana sevimli gelecek. Daha çok utanacağım. Sokak köşelerini döneceğiz. Ya kimseler olmayacak dışarılarda ya da bize kimse yokmuş gibi gelecek. Birden bir rüzgar esecek. Hafif üşüyeceksin. Bana yanaşacaksın. Ben ise içimden Tanrı'ya şükürler edeceğim. Seni bana hediye olarak verdiği için. Seni hak etmediğimi bilsem de gene de mutlu olacağım. Ben işte canözüm o an mutlu olacağım. Sen bana yaslanmışken, rüzgar eserken, ay tepemizdeyken ve ben Tanrıya şükrederken...

Mutlu günlerimiz de olacak, kötü günlerimizde.. Ama biz iki iyi arkadaş olacağız. Hayat arkadaşı. Evlenir miyiz, şuan bilmiyorum ama bunu çok isterim. Çünkü sen O'sun. Yıllardır aradığım güzel gözlü kız ve bana bir el tutma mesafesi kadarsın. Çok kibarsın ve yumuşak huylusun. Sesin de çok güzel söylemem gerek. Ara ara şarkılar söyleyeceksin ve hayranlığımı kat ve kat arttıracaksın. Sesini nadir de olsa yükselteceksin bana. Kavgalarımız da olacak. Onlar da aşkımız gibi büyük olacak. Bir kavga sonrası ben sinirden kendimi evden sokağa atacağım gecenin bir yarısı. Sen bana ne kadar kızgın olsan da perdenin arkasından nemli gözlerle beni izleyeceksin. Merak etmeden duramayacaksın. Dönüş saatim geciktikçe kendini yiyeceksin. Pişman olacaksın. Ben eve dönünce boynuma atlayacaksın. Benim de sinirim geçmiş olacak ve ben de sıkı sıkı sarılacağım sana. Gözyaşları içinde öpüşeceğiz..

Bilmiyorum. Sen olur musun? Seninle yollarımız kesişir mi? Acaba kesişti mi? Yoksa seni ıskaladım mı? (Allah'ım lütfen böyle olmasın) Sen bana gelene kadar, ben sana kavuşuncaya dek şimdilik hoşça kal. Seni şimdiden çok özledim canım..

Seni seven ve hep sevecek biraz deli, biraz dolu çocuk Emre'(n)

nokta.


 

Pazartesi, Eylül 29, 2008

Kış




Kış gelse

Kar yağsa

Annemdir kar

Üstümü örtse



Emre C.



Not: Resim şuradan...

Pazar, Eylül 28, 2008

Vallahi Vakti Gelmiş


 

Eğer..

Birşeyler anlamsız geliyorsa...

Her şeyin tam gibiyse ama gene de yarım gibiysen..

Bazı şarkılar sebepsiz seni ağlatıyorsa..

Sık sık uzaklara dalıp gidiyorsan..

Kendini bazen bir "ot" gibi hissediyorsan..

vakti gelmiştir...

çık dışarı

ve

aşık ol çocuk..
 

Emre C.

 

 

 

Pazar, Eylül 21, 2008

Ben Kimim ?

ben kim miyim?
yüzümdeki çocuksuluğa bakarak aldanan
bir çok kişiyi kovalamış biriyim ben
yüreğimin arka sokaklarında

ben kim miyim?
sözlerime bakarak aldanan
bir çok kişiyi hırpalamış biriyim ben
silgi kokan münazaralarda

ben kim miyim?
yüreğime bakarak aldanan
bir çok kişiyi
yüreğime bakarak dadanan
bir çok kişiyi
çok kişiyi
sevmiş birisiyim ben

ben kim miyim?
siz benim kim olduğumu ne yapacaksınız?
asıl siz kimsiniz?
kimsiniz?

Emre C.


Cuma, Eylül 19, 2008

Dinleyenim Olur Muydu ?



yazamıyorum

bu yazamama hali nasıl anlatılır?
durdum
saatlerimin pili mi bitti yoksa?
yoksa zembereklerim mi bozuldu...?
bilmiyorum
takatim yok
takat ne demekse?
iki kelimeyi bir araya getirsem öleceğim sanki
ya da sadece yorgunum
üşüdüğüm de söylenebilir
aşk yorganları çoktan satılmaz oldu bu civarlarda
almaya ne param vardı zaten
ne de geçmekteydi bizim paramız bu yurtta
sözüm kısaydı aslında
iki lafla anlatabilirdim derdimi
dinleyen olur muydu
sahi ya dinleyen olur muydu ... ???

Emre C.


 

Cuma, Ağustos 22, 2008

Emre Zaman Makinasına Binmiş "Ya Nasip" Demiş


 "Çeyizi düzmüş

Kimi bekler

Köşede durmuş

Dönmek ister

Güzelim baksana

Adımı sorsana

Allah'ın aşkına

Şu ateşi yaksana.."

***

Gelin ata binermiş ya nasip dermiş; ben de zaman makinasına biniyorum ve ya nasip diyorum. Amacım Türk Pop müzik tarihinde gezinmek. Bunu yapmaya beni iten Yalın'ın bir klibi oldu. Son yıllarda herkes birçok şarkıcının çıktığını, kalitenin düştüğünü savunurken; ben ise kalitenin giderek arttığı kanaatindeyim. Mesele Batı Tınısına yaklaşmak ya da, onların müziklerine yakın müzikler yapmak da değil. Kaldı ki bence kalite sadece müzikte değil, güftelerde yani şarkı sözlerinde de var. Hadi biraz gezintiye çıkalım öyleyse..

İnternette biraz araştırma yaptım. Ama eğer araştırıp okuyacak olursak zaten o yıllar herkesin aklına geliverir. Mühim olan zihnimizde neler kalmış, o mühim. Yorgun dimağımın karanlık dehlizlerine gözü kapalı dalıyorum. Zamanda yolculuğa zihnimde çıkıyorum. 90'lar Pop deyince aklıma ilk Mustafa Sandal'ın "Bu Kız Beni Görmeli" şarkısı geliyor. Aslında ilk atılımı yapan o değil. Hani kıvılcımı çakan. Bu isim kim diye bakacak olursak tabi ki Hakan Peker. Efsane albümüyle ortalığı kasıp kavurmuştu hatırlarsınız. Sonra Tarkan var. O acemi hallerinden şimdiki geldiği noktaya bakarsak ne büyük değişimler yaşadığını anlayabiliriz.

Benimle oynama

Söyledim sana

Şansını zorlama

Uğurlar olsun

Burak Kut bu şarkıyı söylerken sene de 1994'ü gösteriyordu. Popüler müziğin "Bebek Yüzlü" yakışıklısı Kut kısa zamanda genç kızların gönüllerindeki tahtlarda yer kapmaya başlamıştı bile. 94 yılına kadar Levent Yüksel, Nazan Öncel, Suat Suna, Bendeniz gibi isimler yerini çoktan almış olacaktı. Bu isimlerin albüm çıkarma zamanlamaları arasında ya bir ya iki yıl vardır. Ne cereyan etmişse yakın zamanda olmuştur. Bu yüzden patlama denilebilir. Aynı zamanda o yıllarda yapılan kaliteli işler, dinleyenler açısından da yeterli ilgiyi görmüş, albümler peynir - ekmek gibi satılır olmuştur. Durumu albüm almaya yetmeyenler ya da isteksiz olanlar, "kasetçi"lere koşmuş ve albüm doldurtmuşlardır. Şimdiki teknolojinin t'sinin olmadığı o yıllarda Radyolar çok çok önemliydi. Video Müzik kanallarının doğuşuna kadar da yerini korudu. Gerçi Radyonun hala kemik bir dinleyicisi vardır. Konudan uzaklaşmayalım. Hemen bir parantez de Yonca Evcimik'e açalım. Gene en büyük patlamayı bu yıllarda yapan Evcimik, özelliklere gençlerin büyük beğenisini toplamıştı. Şarkı sözleri genelde akılda kalıcı, pek mantık barındırmayan cinstendi ama çok sevildiği bir gerçek. Belirtmekte yarar var hatırladığım kadarıyla o furyada istisnalar dışında sözler hep "akılda kalıcı" olmaya yönelikti. Şimdiki kaliteden kastım bu. Buraya döneceğiz...

Klibinde koşan adam desem? Hemen Mirkelam aklınıza gelir değil mi? Zamanda ilerliyoruz ve ilerledikçe görüyoruz ki piyasa kızışmış, rekabet almış başını gitmiş. Piyasaya girmek için ya çok etkili bir albüm ya da tarz gerekir olmuş. Mirkelam da bunu yapanlardan biriydi. Klibinde kan-ter içinde kalıncaya dek koşmuştu. Şimdi olimpiyatlarda madalya sıkıntısı çekiyoruz ama Mirkelam'ın o yıllarda keşfedilmesi gerekirdi bence. Çünkü bence o klipte rahat 40km koşmuştur. O koşadursun hemen uzun saçlarıyla, sanatçı bir aileden gelen birine kaysın buğulu bakışlarımız. Kenan Doğulu. Gerçek değeri o yıllarda hemen anlaşılmasa da bugün ne kadar doğru işler yaptığı anlaşılıyor. Yavaş yavaş yükseldi ama yerini gerçekten sağlamlaştırdı. "Yazmışsa Bozmak Olmaz", "Sımsıkı Sıkı Sıkı", "Yaparım Bilirsin", "Hiç Bana Sordun mu", "Kandırdım" o yıllarda beğenerek dinlediğimiz şarkılarından birkaçı.

Güneş, kumsal, deniz üçlüsü. Hepimizin sevdiği şeyler. Kumsalda gençler bir araya geldi mi, hemen ateş yakılır ve gitarıyla birisi şarkılar söylemeye başlar. Günümüzde de hala sürer bu sevilesi gelenek. O kumsalda söylenen şarkılar da genelde "Haluk Levent", "Yaşar" ve "Ege" şarkılarıdır. İşte bu üç isim de çıtayı yukarılara taşıyan isimler. Ortak yanları ise şarkılarının buram buram aşk kokması. 2000'lere yaklaştıkça artan rekabetle birlikte güzel yapımlar da artıyordu. Şarkı sözleri giderek daha şiirsel, daha sanatsal bir hal almaktaydı. Bu da dinleyenlerin kulak zevkine daha çok hitap eder olmuştu. Aslında Haluk Levent Türk Pop müzik sanatçısı sayılmayabilir. Fakat dinleyen kitlesi açısından bakarsak belki katılabilir. Ama sound itibariyle "Anadolu Rock" türüne daha yakın. Rock müzik belki başka bir yazının konusu olabilir. Ama ben severek dinlediğim ve gelişimine bizzat tanıklık ettiğim müziği anlatmaya devam etmek istiyorum. Ayrıca Haluk Levent ilk zamanlarda daha Pop tarzına yakın şarkılar yapmaktaydı.

Bu şarkıları aşk kokan sanatçılar gönüllerdeki telleri titrete dursun günümüze yaklaşırken, Harun Kolçak, Candan Erçetin, Doğuş, Atilla Taş gibi birbirinden farklı ve hevesli isimler kendilerine yer açmaya çalışacaklardı. Harun Kolçak'ı uzun saçlarından, Atilla Taş'ı Ham Çökelek'inden, Candan Erçetin'i bir klibinde sandalyeye ters oturup şarkı söylemesinden, Doğuş'u da ilginç hayat hikayesinden tanıyacaktık. Daha ismini bile unuttuğumuz bir çok şarkıcı, sanatçı gelip, geçecekti. Bu patlamalar, alçalmalar, yükselmeler içinde tek bir ismin yeri asla tartışılmayacaktı. Sezen Aksu.

Minik Serçe'miz kariyeri boyunca onlarca albüm çıkaracak, yüzlerce şarkıya imza atacak ve hepsi de hit olacaktı. Birçok şarkıcıya bestelerini verecek, yetiştirecek, vokalistleri de ünlü şarkıcılar haline gelecekti. Bu Pop tarihimizde yerini alan, parlayıp - sönen, ya da hala var olan sanatçıların hepsinin gözünde Sezen Aksu'nun yeri apayrıdır ve tartışılmaz. Türk Pop müziği denilince akla ilk gelen/gelmesi gereken kişidir o. Yaşayan bir efsanedir. Onun şarkılarıyla aşık olmuş, ağlamış, üzülmüş, ayrılığı tatmış bir nesiliz belki de birçoğumuz. Hiç sıkılmadan dinledik ve dinliyoruz. Sen bir tanesin Sezen...

Türk Pop müziği o patlamadan sonra belli bir süre durgunluğa geçecek ve belki de kendini hazırlayacaktı. Teknoloji her yere girer olmuş ve albüm satışları azalmaya başlamıştır. Ama en başta da iddia ettiğim gibi kalite gittikçe artmaktaydı. Kimiler 70'leri, 80'leri mumla ararken, ben ve benim gibiler de bu durumdan oldukça memnundu. Kabul ediyoruz bazı şarkılar günü birlikti ya da mevsimlikti ama güzel olanlarının sayısı da çoktu. Türk Pop müziğinde 90'larda patlamaya sebep olan isimler, Tarkan, Mustafa Sandal, Sertab Erener, Kenan Doğulu, Mirkelam, Yaşar..vb hala albümler çıkartacak, hayran kitlelerini arttıracaktı. Ayrıca bu isimlere Kıraç, Yalın, Emre Aydın, Ferhat Göçer, Hande Yener, Emre Altuğ, Keremcem, Sıla gibi günümüze kadar uzanan isimler eklenecekti. Demet Akalın gibi hiç de az seveni olmayan isimler sürpriz çıkışlar yakalayacaktı.

Artık yazının sonlarına yaklaşırken bir ismi es geçtiğimi fark ettim. Aslında saymaya kalksam yüzlerce isim var ama ben aklıma gelenleri, sevdiklerimi ve damga vuranları yazmaya çalıştım. Ama bu ismi unutmamalıydım. Öyle ya da böyle, seversiniz ya da sevmezsiniz albümleri en çok satanlar arasında yer alan birisi. "Karabiberim", "Yaz Yağmuru", "Zakkum", "Gamzelim", "Kanasın", "Ben Adam Olmam" gibi şarkıların hem bestecisi hem söz yazarı. Ayrıca başka sanatçılara verdiği şarkılar da hit olmuş bir isim. Sezen Aksu'dan sonra en çok besteleri alınan isimlerden birisi. Son olarak Nefes - 2008 albümüyle piyasada yerini alan Serdar Ortaç. Kimi şarkı sözlerinde bariz mantık hataları bulunsa da Türk Pop müziğinde adı unutulmazlar arasında yerini çoktan almıştır.

***

İçim sızlıyor doğru

Ama sana git demekten başka yol mu var

Onların doğrularıyla büyürken

İçine hayat çekmek değil kolay

Sesim çıkmıyor doğru

Ama bağırsam kime ne faydası var

Bedelli mutluluklar düzeninde

Yüreğe güvenmek değil kolay

Gerçeğin kenarından hayatın düzenine

Bir yol bulup ben akamadım

Bugün budur pencere yarın kışla yüzleşince

Çok üzgünüm kalamadım...

İzlediğim klip, bu şarkınındı(Her şey Sensin - Kalamadım). Bana bu kadar çok şey yazdıracağını bilemezdim tabi ama iyi ki de yazdırdı. Zamanda hoş bir yolculuğa çıkarmış oldu beni. Yalın'ın ilk çıktığını hatırlıyorum da herkes sesine hayran olmuştu. Çok farklı gelmişti bize. Sonra "Zalim" şarkısı... O albümündeki diğer parçalar da çok çok iyiydi ve artık düzenin değişmekte olduğunu göstermekteydi. Çünkü artık tek şarkılık albüm devri bitmişti. Tabi yapanlar gene yaptı ama bunun cezasını unutularak ödediler. Yalın için de tek albümle kalır, unutulur gider diyenler oldu ama, ilk albümden sonra çıkardığı albümlerle kendini kanıtlamış, bir nevi sınıfını geçmiş oldu.

Son olarak, gitmeden önce severek dinlediğim iki isme daha yer vermek istiyorum. Ferhat Göçer ve Emre Aydın. Yalın, Göçer ve Aydın'ın bütün parçalarını ayırt etmeksizin severek dinlerim. Çünkü hepsinden alınacak ayrı bir tat, çıkarılacak ayrı bir ders vardır. Sözlerin güzelliği bir yana müzikleri de bambaşka lezzettedir. Umarız ki bu çizgide devam ederler ve biz sevenlerini sevindirmeye devam ederler...

Sevgilerimle,

Emre C.

Dip Not: Bu yazıda bana katkı sağlayan Wikipedia'ya ve Türkpopmuzik.net'e binlerce kez teşekkür ederim. Onlar bunu bilmeyecek ama olsun :)

Bugün ne kadar güzel bir gün değil mi ??

Bence öyle...

Hadi gidin artık. Ben de gideyim. Yemek yiyeceğim. Zamanda yolculuk acıktırdı ;) görüşürüz..

 

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

Kayıkçının Rüyası


-I- 

masmavi koktu dünya

bağırıştı durdu martılar

apansız bir lodos esiverdi

kayıktaydım

kaydı durdu yıldızlar

kayık sallandıkça

sallandı gençliğim

üşüyordum

çok dalgalıydı hayalim

hayal dediysem

kayıkçının hayali ne kadar olursa

korkuyordum

hayaller kurmaktan

balık tutmaktan

aşık olmaktan

işin garibi

hepsini de yapıyordu

 

-II-
 
anne

bak bir yıldız daha kaydı

şaşırma yokluğunla

konuştuğum için

evet delirdim

hayır acıma bana

deniz acısın

canım acısın

sen yanımda olmadıkça

beni kimler anlasın


Emre C.

 

Salı, Ağustos 12, 2008

Çocuğun Canı Çok Sıkılıyordu


6. sigarasını henüz söndürmüştü. Yarım saattir elinde tuttuğu dergiyi masanın üzerine fırlattı. Boşunaydı bütün çabası. Okuduklarından tek kelime anlamamıştı. Çocuğun canı çok sıkılıyordu. Derginin kapağındaki gülen yazara kaydı gözleri. Çok seviyordu bu yazarı. Neredeyse bütün kitaplarını okumuştu. Hatta ilk çıkardığı kitaplardan birini internetten açık arttırmayla almıştı. Yazarın gözleri yeşildi. Keşke benim de gözlerim renkli olsaydı diye geçirdi içinden. "Güzel gözlüm, acaba beni o zaman sever miydi ?" Saçmaladığının kendi de farkındaydı. Canı daha da fena sıkıldı. Bakışlarını şehrin içinden akan nehre kaydırdı. Bu nehir böyle yıllardır akmaktaydı. İyi de neden? Ve nereye? Su gibi olmak istedi. Akıp gitmek. Hiç bir yere bağımlı olmadan diyar diyar dolaşmak. Kıvrıla kıvrıla bambaşka alemleri tanımak. Belki o zaman aşık da olmazdı. Tabi ya su hiç aşık olur mu? Olmaz mı? Şehrin içinden geçen su olamayacağına göre; içinden atlamayı geçirdi. Ölse "o" üzülür müydü acaba? Sahi ya! Üzülür müydü? Bir kaç damla gözyaşı döker miydi? Ağlar mıydı? Kimler ağlardı? Annesi? Babası? Küçük kız kardeşi? Belki de hepsi...

Sıcak artarken içindeki sıkıntı da artmaya başlamıştı. Bu sıcakta neden kahve içmek istediğini de bilmiyordu. Ama bir kahve daha söyledi. Bu kez şeker de atmamaya karar verdi. Onun gözünde hayat acıydı. Kahve de acı oluversindi. Çivi çiviyi söker hesabı. Bereket kafenin dışarıya bakan kısmında oturuyordu da; biraz hava geliyordu. Yoksa bu sıkıntı, bu sıcak ve kafenin mayhoş havası onu boğabilirdi. Yine şehrin içinden geçen nehri düşündü. Nedense akan suyu düşünmek ona iyi geliyordu. Ya da sadece "onu" düşünmemek ona iyi geliyordu. Ama elinde değildi. Düşünüyordu işte. Sonra kendine sordu: "Neden beni sevmiyor? Çok mu tipsizim? Çok mu biçare duruyorum uzaktan bakınca? Ne eksiğim var benim, unutamadığı o çocuktan?" O çocuğu arayıp bulup, sonra da öldürmek istiyordu. Gırtlağını sıkıveresi geliyordu. Neden onu seviyor ve unutamıyordu o kız? Bir türlü anlayamıyordu. Ama bilmiyordu genç. Sevgi sebep aramazdı. Gerçekten nedensiz de sevilir. Belki bir bakış, belki bir gülüş, belki bir söz. Belki de hiç biri. Sadece sevilir işte. Herşeyin bir sebebi yoktur ki!

Kahvesi geldiğinde bir sigara daha yaktı. Çıkan dumanı izledi gözleriyle. Sigaraya neden başlamıştı? Bilmiyordu. Tıpkı kızın o çocuğu neden sevdiğini bilmediği gibi. Ona sorsanız sigaraya kızlar yüzünden başlamıştı. Saçma! Kendi zayıflığını başkalarına yüklemek. Hep bunu yaptı çocuk, 27 yıllık hayatı boyunca. Hatayı genelde başkalarında aradı. Üniversite sınavını 3.girişinde güç bela kazandı. Suçu sisteme attı. Kızlar onu terk etti suçu kızlara attı. Trafikte hatayı kendisi yaptı, suçu gene başkalarına attı. Hatta camdan kafasını çıkarıp bir de okkalı küfür savurdu. Tek suçlu kendisi değildi belki, evet. Ama tüm suçlu herkes, herşey de değildi. Çocuğun canı fena sıkılıyordu. Ama bunları söyleseydik yüzüne canı daha da sıkılacaktı. En iyisi kendisi zamanla öğrensin!

Bir an önce eve gitmek istiyordu. İşten çıkıp doğru kafeye gelmişti. Kahve iyi gelir diye düşünmüştü. Aslında bara gidip sabaha kadar içmek istiyordu ama yarın iş vardı. Bunu yapamazdı. Belki hafta sonu. Kahve iyi geleceği yerde tam tersi kötü gelmişti. Gene suçu başka bir şeye attı. Aslında o anda ne içse kötü gelecekti. Ama sigaraya lafı yoktu. Ona göre onu terk etmeyen tek dostu, tek arkadaşıydı. Ne arkadaş ama! 7. sigarasını da söndürdü. Kafede oturduğu iki saat boyunca 3 kahve içmiş ve 7 sigara tüttürmüştü. Dergiden üç-beş makale okumaya çalışmış, sonra sıkılıp fırlatmıştı. Bolca o kızı düşünmüş, su gibi akıp, bu diyarlardan gitmek istemişti. Karşısında oturan kızın geldiğinden beri bakıyor olmasını önemsememiş, garsonu da bir-iki defa terslemişti. Çocuğun canı fena sıkılıyordu. Terlemeye de başlamıştı. Kafenin bu mayhoş havasından kendini dışarıya atmak istedi. Hesabı ödeyip kalktı. El ele gençler iki yanından akarken aklında aynı sorular dönüp duruyordu. Neden o? Neden ben değil? Neyim eksik? Neyi fazla? Bu su nereye akıyor? ve ne zamandan beri? Bunları sordukça canı daha da çok sıkılıyordu. "Akşam akşam bu sıcak hayra alamet değil" dedi içinden. Ama normaldi aslında. Temmuzun ortası bu şehir böyle yanıp kavrulurdu. Kışın da soğuktan şikayet etmişti ya neyse...

Karşıdan karşıya geçerken insanların ona çarpmasına uyuz olmuştu. Zaten oldum olası karşıdan karşıya geçiş merasimini sevmezdi. Hayatla hep kavgalı oluşu çok yıpratıyordu onu. Ama farkında değildi belki de. Bugün işten sonra canı çok sıkılıyordu. Zaten genelde "canı çok sıkılıyordu". Ama bugün daha başka bir sebebi vardı. İş yerinden beğendiği kız, kim bilir kaçıncı kez ona "Hayır" demişti. Bu ısrarı niyeydi, kendi de bilmiyordu. Halbuki biraz etrafına bakınsa ondan hoşlananlar da vardı. Vardı elbet! Ama sadece o kızı beğeniyordu. Öğlen yemeklerini genelde beraber yiyorlardı. Bu sırada kız unutamadığı o çocuktan bahsediyordu. Yemek zehir gibi geliyordu. Bir çok ret cevabını gene bu yemeklerde almıştı. Bugün olduğu gibi. Daha sonra nasıl akşam ettiğini siz düşünün... 

Yatağında uzanmış sigarasını içerken, şiir yazmak istedi. Hayatında ilk defa bir şeyler yazma isteği duydu. Ama becerememekten korkup vazgeçti. Çocuğun canı çok sıkılıyordu. Yarın da sıkılacaktı belki. Ama hep böyle gitmeyecekti ya. Bir gün vazgeçecekti bu sevdadan. Çevresine bakınacak, bir tanesinin ne kadar da güzel olduğunu anlayacaktı. Sonra hızlı tanışma, nişan derken kendini evli bulacaktı belki de. Çocukları da olacaktı boy boy. Hayat akıp gidecekti işte. Su gibi akmak istiyordu ya; ama hayat zaten su gibi akıp gidiyordu. Can sıkıntısı da, üzüntüleri de geçecekti. Hayat nehrine binip, akıp gideceklerdi zaman içinde. Ama her şey zaman. Zaman...

 

Emre C.

 

Pazar, Ağustos 10, 2008

Prestij - The Prestige




“Her büyük sihir gösterisi üç kısımdan meydana gelir. İlk kısma Vaat denir: sihirbaz size sıradan bir şey gösterir ama... belki de sıradan değildir. İkinci kısma Dönemeç denir. Eğer sırrı arıyorsanız... bulamazsınız. Bu sebeple Prestij denen üçüncü bir kısım vardır. Bu; sürprizler ve dönüşlerle dolu, insan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu ve hiç görmediğiniz kadar sarsıcı bir şeye tanık olduğunuz kısımdır.” diyordu geç de olsa izlediğim "The Prestige" adlı filmde...

Her çocuk gibi ben de meraklıydım sihre, sihirbazlığa. Çok istiyordum insanları şaşırtmayı. Onlarınkisi büyülü bir dünya idi. Sırları vardı. Kimselere anlatmadıkları sırlar. Şimdi düşünüyorum da ben sihirbaz olamazmışım. Aram yoktur benim sırlarla. Ne hayati derecede önemli sırlarım vardır sakladığım (ki zaten beceremezdim saklamayı) ne de bana böyle sırlarını anlatan arkadaşlarım. Omuzlarımda yük olarak görürüm ben sırları. Zaten o kadar yük var ki hayat dediğimiz oyunda. Bir de sırlarla bezenmiş bir hayat. Sanırım bana göre değil...

 

Ayrıca çok hırslı da değilim ben. Bazı hedeflerim olduğu doğru. Onlara ulaşmak için var gücümle çalışıyorum. Ama hırs beni biraz ürkütmüştür. Sanki çok hırslı insanlar bazı yerlere gelmek için çok şeyi feda ediyormuş gibi geliyor bana. Benim de fedakarlıklarım var ama bu filmden örnek verirsem (izlemeyenler için buraya yazdığım şeyleri silip yeniden yazdım) kahramanlarımızın feda ettikleri şeyler çok büyük. Filmi izledikten sonra şunu sordum kendime: Değer miydi?

 

Belki bu kişiliğe sahip insanlar için değer. Dedim ya farklı bir yapım var. Ben yine başarılı olayım ama o "basamakları" çıkarken birilerini kırmayayım, bir şeyler eksilmesin. Hayat bir oyun evet ve kuralları var. Ama o kadar da acımasız olduğunu düşünmüyorum. Kurallar esnetilebilir. Önümde uzun yıllar var. Yaşayıp göreceğim. Ama büyük sırlarımın ve beni ele geçiren hırslarımın olmasını istemiyorum...

Filme dönersek; bana biraz Sihirbaz'ı çağrıştırdı. Şaşırtan finali, büyülü atmosferi, sihir dünyası, sırlar v.s. Ama konu olarak yakın olduklarından, doğal olabileceğini düşünüp, pek üzerinde durmadım. Ama açıkça söyleyebilirim "Prestij" her bakımdan "Sihirbaz"dan daha güzel. Nolan'ın (30.Temmuz.1970 İngiltere doğumlu Yönetmen-Senarist) diğer filmlerini (Batman Begins-2005, Insomnia-2002) izlemedim. Ama izlemeyi düşünüyorum artık. Oyunculardan öne çıkan yoktu. Hepsi güzel oynamış fakat sanki senaryo oyunculukların önüne geçmiş biraz. İzleyin ve kendi sentezinizi kendiniz yapın derim...

Bu pazar kendinize bir iyilik yapın, hala izlemediyseniz "The Prestige" DVD'sini alın ve izleyin. İyi seyirler...

 

Emre C.