Cuma, Şubat 29, 2008

Bizi Uyandıran Melekler


Benim çoğu kez başıma gelmiştir. Belki size de olmuştur...

Olmadı mı?

*****

Sabah çok önemli bir sınavınız vardı muhtemelen. Gece geç saate kadar çalıştınız. Azıcık uyuyup sınava gitmeyi planladınız. Saatinizi kurdunuz ve duanızı edip yattınız. Sabaha karşı tatlı rüyalar görmeye başladınız. Tam siz rüyanın en güzel sahnesinde başrolken alarm çalmaya başladı. Kapattınız. Evet, evet siz saati kapattınız! Bir kaç saat sonra çok önemli bir sınavınız var oysa. Ne yaptınız! Ama işler ters gitmedi şansınıza. Acaba şans mı? Ne hikmetse yine başka bir rüyaya dalışken uyanıverdiniz panikle. Sınava geç kaldığınız düşünüp tam kendinizi öldürme planları yaparken saate gözünüz ilişti. O da ne? Daha epey vakit vardı sınava yetişmek için.

Neydi sizi böyle uyandıran?

Şans mı?(Şans nedir? Nerelerde yetişir?)

Kader mi? (Hadi canım siz de.. )

Anneniz mi? (Bu da ihtimal dahilinde. Sonuçta onlar da melek sayılır.)

Neydi sizi dürten?(dürttüm, dürttün, dürttü, dürttük, dürttünüz, dürttüler)

Ben şunu gayet iyi anladım ki bu işi "melekler" yapıyor. Bakıyorlar ki durum vahim. Dayanamayıp uyandırıveriyorlar sizi. Oysa size kalsa o rüyayla boğuşur dururdunuz. Sınav vakti de gelip geçerdi. Sonra çok ağlardınız. Peeeh!

Sadece sınav mı?

Belki bir iş görüşmesiydi ya da bir toplantı. Bir sunum yapacaktınız yönetim kuruluna. Sonuçta hayati önemde olan bir şey diyelim. Adını siz koyun. Ama eminim ki sizde de aynısı olmuştur. Eyvahlar olsun diye uyanıp rahat bir oh çekmişsinizdir. İşte burada meleklere teşekkür edin. Sizi o gaflet uykusundan uyandıran onlar. Belki bir yerlerde bir iyilik yaptınız. Geçen gün mendil satın aldığınız o küçük kızı unuttunuz mu? Melekler gördü belki de sizi?

Göremezler mi?

Görürler!

Biz onları göremesek de...

Siz iyi birer insan olmaya devam edin. Melekler her daim yanınızda olsun.

Yani iyilikler...Yani şans...

Bol şanslar dostlar :)

Emre C.

Pazar, Şubat 24, 2008

Sevgi Memuru


Seviyorum.
Kalemi seviyorum mesela. Şu beyaz kağıdın üzerindeki dansını. Sonra o danstan yeni kelimelerin çıkmasını. Fikirler, düşünceler, yargılar, üzüntüler, sevinçler... Hepsi o dansın ürünü. Bazen dakikalarca sürer; bazen yıllar yılı hiç bitmeyecekmiş gibidir. Yazdıkça yazasınız gelir. Kalemin dans ettikçe edesinin gelmesi gibi... Bağımlılık belki de...
Dansı da seviyorum. Dans etmeyi, edenleri izlemeyi, alkışlamayı, coşmayı, hoplayıp-zıplamayı. Genç olmama bağlıyorum sonra bunu. Ruhumun genç oluşuna. Genç kalacak oluşuna. Sahneye çıkma isteğim "Anadolu Ateşi"ni izledikten sonraya rastlar. Hemen sonra koşup üniversitenin halk oyunları topluluğuna üye olmuştum. İlk başlarda komik duruma düşecek kadar kötüydüm. Tabiri caizse "kalas" gibiydim. Sonra sonra esnedi vücudum. İlk yazmaya başladığımda kalemim de öyleydi. Zamanla esnedi, kıvrıldı. Aynen vücudum da böyle şekillendi. Hareketler akıp gider oldu. Kelimelerin akıp-gidişi gibi. Epey sonra başarır olmuştum dans işini. "Kıvırır" olmuştum. Onlarca kez sahneye çıktım. Alkışı duymuş, sevmiştim. Bırakmak zorunda kalınca üzülmüştüm. Oysa ki sahneler için yaratıldığımı düşünür olmuştum. Sahne tozu başımı döndürmüş olsa gerek. Bir tutkuydu dans. Yazmak gibi. Belki bir aşk. Edebiyat gibi. Aradan yıllar geçti fakat sahnedeyken aldığım hazzı arar oldum. Bir de yazarken büyük zevk içindeyim. Zevk denizinde yüzmek belki. Kulaç arkası kulaç. Kelime ardından kelime...
Okumayı da seviyorum. Ama ne kadar da çok kitap var. Ne kadar çok yazı, hikaye, şiir var okunması gereken. Tıpkı gidilip, görülmesi gereken kentler gibi. Orada bir yerde keşfedilmeyi bekliyorlar. Bağırıp-çağırmadan. Sessizce. Aslında kütüphanelerde sessiz olunması gerekliliği bundandır. Onların sükunetine saygı duyulması lazımdır. Her bir eser ayrı bir kenttir. Bambaşka bir tat. Bir şaheser. Okuduğum her eserde dünyayı yeniden keşfederim. Belki de kendimi. Ayrıca bir şeyler eklerim kendi üstüme. Örerim kendimi her seferinde. Tıpkı duvarcı ustası gibi. Sabırla. Tuğla-tuğla. Kitap-kitap...
Sonra ailemi, dostlarımı, yaşamayı, insanları, şiiri, Orhan Veli'yi, Nazım Hikmet'i, sinemayı, tiyatroyu... ve bir çok şeyi seviyorum. Hem de her gün artan bir gayretle. İnatla. Şu andan itibaren "Sevgi Memuru" addediyorum kendimi. Belki de aylardır içinde bulunduğum sıkıntıdan bu kurtarır beni. Sevmeliyim herkesi, her şeyi. Anahtar bu. "SEVGİ"
Emre C.
22 Şubat 2008
Saat - Sabaha karşı 2:00

Cuma, Şubat 15, 2008

Birazdan Geleceğim Yanına

birazdan geleceğim yanına
cebimde sevgi sözcükleri
ve aşk
belki?


birazdan geleceğim yanına
ardım sıra şiirlerim gelecek
ve yazılarım
 
birazdan geleceğim yanına
sonra koşup öyle bir sarılacağım ki,
bir olacağız
biz olacağız
 
birazdan geleceğim yanına
ve çocuklar
yüzlerce, binlerce
 
birazdan geleceğim yanına
elimde çiçekler
kır çiçekleri
rengarenk
 
birazdan geleceğim yanına
ve eski aşklarım
vuracağız onları birlikte
 
birazdan geleceğim yanına
yüzümde kocaman bir tebessüm
şaşırma!
senin eserin bu
 
birazdan geleceğim yanına
diyeceğim ki:
yerim senin yanın,
ah! benim diğer yarım
 
birazdan geleceğim yanına
geleceğim söz
yanına
birazdan
 
birazdan geleceğim yanına
leblebi de getireyim mi?
çok severdin hani
sıcak sıcak
Karşıyaka'dan
 
birazdan geleceğim yanına
üşüdüm
sıcaklığın sarsın ruhumu
sefil ruhumu
 
birazdan geleceğim yanına
ah benim canım
gülüm
bir tanem
 
birazdan geleceğim yanına
duramıyorum senden uzakta
zor
ayrılık çok zor
 
birazdan geleceğim yanına
ama önce kokum gelecek
kokuna karışacak
aşk kokacak yer gök
 
birazdan geleceğim yanına
gözlerinin içine bakacağım
ben değilse de gözlerim konuşacak
 
birazdan geleceğim yanına
şöyle haykıracağım
seni seviyorum
hem de çok
pek çok..
 
10 şubat 2008,Eskişehir

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Ölmeden Önce Yapılacaklar Listesi


Ölüm gününüz belli olsa?

Bir liste yapsanız. "Ölmeden önce mutlaka yapılması gerekenler listesi"

Neler olurdu listede?

-Çin seddini görmek

-Paraşütle atlamak.

-En yüksek dağa tırmanmak.

-Dünyadaki en güzel kızı öpmek.

-Olağanüstü bir şeye tanık olmak.

-Hiç tanımadığınız bir yabancıya yardım etmek.

...

..

.

bunlar listenizde olur muydu?

Onların listesinde vardı...

"The Bucket List" ya da Türkçe adıyla "Şimdi ya da Asla" vizyondaki filmlerden. Kaçırmadan bu filmi "sinemada" izlemenizi öneririm. Pişman olmayacağınıza eminim. Film daha önce MB'de yorumlanmış. Buna girmeyeceğim. Fakat Jack Nicholson'a ve Morgan Freeman'a değinmeden olmaz. Çok "basit" fakat etkili oynamışlar. Abartmadan, kırmadan-dökmeden sıyrılmışlar işin içinden, usta olduklarını kanıtlarcasına...

Benim merak ettiğim, eğer ben bir liste yapsaydım bu listede neler olurdu?

şunlar olur muydu listemde?

-Japonya'yı görmek.

-Kapadokya'ya gitmek (bunu pek yakında yapmayı düşünüyorum)

-Bir kısa film çekmek.

-Bir tiyatro oyununda, küçük de olsa, bir rol almak.

-Bir roman yazmak.

-Şahane portre çizmek (ama canlı gibi olsun)

-Elif Şafak'la tanışmak.

-Okunmadık Klasik Roman bırakmamak (yerli-yabancı)

-Bir Mini Cooper satın almak.

-İtalyanca öğrenmek. (anadil gibi ama)

-Ata binmek.

..

.

diye uzayıp gider. Aslında listeye bakıyorum da çok da yapılamayacak gibi durmuyor. İstemek önemli. Filmin verdiği gizli bir mesaj*** var. Ya da ben öyle algıladım. En son bunu yazıp gidiyorum. Nereye mi gidiyorum? Liste uzun, bir yerden başlamak gerek. Değil mi ama?

***
"Öleceğiniz günü öğrendiğinizi varsaymıştık. Ama zaten öleceğimiz günü bilmiyor muyuz? O gün öleceğiz işte. Yani herhangi bir gün. Ha bir yıl sonra ha 50 yıl. Kazık çakan yok ki şu "fani" dünyaya. O yüzden işe, aşka, derslere bu kadar dalmak yerine kendiniz için de bir şeyler yapın. Çünkü bunu çoktan hak ettiniz. Hayata sadece bir kez geliyoruz. Bir kez! Şimdi hayat oyununda sadece basit bir oyuncu olup kendinize biçilen rolü mü oynayacaksınız? Yoksa yönetmenliğe soyunup kendi filminizi mi çekeceksiniz? Ne dersiniz?