Salı, Nisan 29, 2008

Minik Serçelerdir Çocuklar

Çocukluğuma dalıp gitmeyi seviyorum. Tozlu raflarıma bakıp bakıp kederlenmeyi. Çocukluğumu her hayalde yeniden ve aynı gerçeklikle yaşamayı seviyorum. Her anı bir kitap. Her kitap bir anı...
 

Her zaman kurduğum; kurarken zevk aldığım bir hayalim var. Bir kitaplık düşlüyorum. Bu kitaplıktaki kitaplar benim anılarım. Her birinde bir hikaye gizli. Benim hikayelerim. Kimileri gerçek. Kimilerinin içi bembeyaz. Ben yazıyorum onları hayalimde. Ama hepsi benim kitaplarım. Hepsi benim anılarım. Canım sıkıldıkça bir kitap seçip içinde kayboluyorum. Tekrar yaşıyorum bazen o günleri. Bazen de sadece uzaktan izliyorum o deli çocuğu. Kitap benim. Anı benim. Kitaplık benim. Oradaki o deli çocuk da aslında "benim".
Hayalimde ufalıyorum. Kitaplığın içinde rahat dolaşabilmek için. Sonra bir kitap, bir anı seçiyorum. Güç bela yere düşürüyorum raftan. Ne kadar da büyük geliyor o kitap. Anılar mı gittikçe büyüyor yoksa ben mi ufalıyorum? "İnsan büyüdükçe küçülür mü?" Bilmiyorum. Kitap yere düşüyor. Her bir yana saçılıyor anılar. Kare kare. Kısım kısım. Fasikül fasikül. Atlıyorum raftan kitabın üzerine. Düşerken iyice küçülüyorum. Bir "e" harfi kadar kalıveriyorum. Artık özgürüm. İstediğim gibi dolaşabilirim bu kitapta. Binlerce "e" arasında beni kim fark eder ki? Kim?
"Bir otobüsteyim. Orta sıralardaki koltuklardan birindeyim. Cam kenarındayım. Yanımda şu an tanımadığım bir çocuk var. Bütün otobüs beslenme çantası kokuyor birden. Hani domates, hani peynir, hani poğaça, hani annemiz... (esinlenme-Yılmaz Erdoğan*)
Otobüs yokuşu çıkmaya başlıyor. Manzara inanılmaz. Tırmandıkça yükseliyoruz. Yükseldikçe korkuyoruz. Ölmekten mi? Bir çocuk için ölüm nedir? 8 yıldır hayatta olan birisi ne kadar korkar ki ölümden? Bence ölüm korkumuz biz yaşlandıkça artıyor. Sanılanın aksine bence ölümden en çok korkanlar, ona en yakın olanlardır. Çünkü hayatın tadını almıştır. Artık can daha tatlıdır. Fani beden bir türlü gitmek istemez bilinmezliğe. Eğer bunca yıl o "gidilecek" yer çözülememişse; orası gerçekten bilinmeyendir ve korkulması gereklidir. Bence bizimkisi bu derece bir korku değildi otobüste. Yükseklik korkuttu belki de. Ya da içgüdüsel. Tıpkı bir serçenin her şeyden, herkesten korkması gibi. Minik serçelerdir çocuklar. Özgür, ürkek, sevecen ve bilinçsiz...
Biri olmalıydı bu otobüste. Hatırlamalıyım. Birisi. Tabi ya! O kız! Ben değil miydim özellikle onun önüne oturan? Ben değil miydim bütün dersler boyunca sadece onu izleyen? Ah çocukluk. Sen ne kadar masumsun ve hayat dolusun...!
O da koltuğun üzerine tünemişti benim gibi. O da cam kenarındaydı ve benim tam da arkamda oturuyordu. Bakıştık. İki ürkek serçe misali. Farkında değildik ki biz ne dişi ne de erkek olduğumuzdan. Ama farkındaydık insan olduğumuzdan. Bugünkü pek çok büyüğün farkında olmadığı gibi! Korkuyorduk. Ama dediğim gibi ölmekten değil. Sadece yükseklikten. O manzaradan. Ailemizden ayrı kalma düşüncesinden. Korkuyorduk belki de sadece içgüdüsel olarak. Tıpkı bir serçenin her şeyden, herkesten korkması gibi. Minik serçelerdir çocuklar. Özgür, ürkek, sevecen ve bilinçsiz...
Elimi tutuverdi birden. Gözlerine baktım. İki minik serçe, bakıştık. Ceylan bakışlıymış. Şimdi, şuanda fark ettim. İyi ki dalmışım bu kitaba. Elimi daha da sıkı tutuyor. Uçurum hiç geçmesin istiyorum. Elim terliyor. Korkudan mı? Hayır! Heyecandan. Bilinçsizce tutuyor elimi. Bilinçsizce heyecanlanıyorum. Bilinçsizce korkuyoruz. Uçurum bitiyor. Yerlerimize oturuyoruz. Ne çok fazla seviniyorum elimi tuttu diye; ne de bir daha böyle bir şey tekrarlanmadı diye üzülüyorum. Nasıl da özeniyorum bu bilinçsizlik halime. Okula dönüyoruz. Hayat akıyor. Dersler oluyor, sınavlar atlatıyoruz. İlk, orta, lise derken bir bakıyoruz üniversite bile bitmiş. Belki de o hiç okumadı. Bilmiyorum. Onunla ilgili sadece bu anı kitabı var kitaplığımda. Ne yaptığını da çok merak etmiyorum açıkçası. Bu kitabı seçmesem hatırlamazdım belki. Hatırlar mıydım? Bilmiyorum!
Ne de güzeldi uçurumun kenarında olmak onunla. Çocukça. Bilinçsizce. Ama el ele. İki minik serçeydik biz. Ölmekten korkmasak da korkuyorduk belki sadece içgüdüsel olarak. Tıpkı bir serçenin her şeyden, herkesten korkması gibi. Minik serçelerdir çocuklar. Özgür, ürkek, sevecen ve bilinçsiz...

*Yılmaz Erdoğan'ın
bana, o paragrafta, ilham kaynağı olan o unutulmaz dizeleri:
"soğuk ve şehirlerarası
otobüslerde vazgeçtim
çocuk olmaktan
ve beslenme çantamda
otlu peynir kokusuydu babam..."
 
Emre C.

Cuma, Nisan 25, 2008

İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım


Yine bir ayrılık daha. Ben gidiyorum bu kez. Sessiz sedasız da değil üstelik. Bağıra çağıra. Hiç kimseyle kavga etmedim ben şu son haftada kavga ettiğim kadar seninle. Bağıra çağıra gidiyorum çünkü kavgalarımızı cebimde götürüyorum. Olmuyor demek ki canım. Olmadı. 2 yaralı kalpten bir tam olmadı. Neler çekmiştin kim bilir hayatın boyunca? Ne acılar, ne üzüntüler? Ya ben? Ya ben?

Dün gece anladım aslında gitmem gerektiğini. Diyorsun ki "Gideni tutamam, yolun açık ola!". Peki. Ama bilmediğin bir şey var. Kendim için değil senin için gidiyorum. Dün gece anladım aslında gitmem gerektiğini. Seni ağlattıktan bir kaç gözyaşı damlası sonra. Klavyemin tuşları boğulmadan gitmeliydim bir tanem. Hem de öyle sessiz sedasız da değil haa! Bağıra çağıra. Çünkü kavgalarımızı da cebimde götürüyorum...

Lütfen arayıp sorma. Olur mu? Bunu yapabilir misin benim için? Madem ki doğru düzgün vedalaşamadık. Madem ki seni ne kadar sevdiğimi söyleyemeden gidiyorum. Bunu bari yap lütfen. Lütfen! Ne çok kavga ettik. Ne çok sinirlendik. Dediğim gibi ben aslında böyle biri değilim. Beni yanlış anlayanlar kervanına sen de katıldın. İşin içine "yazmak" girdi miydi, bambaşka biri oluveriyorum. Bunu ne sana ne de bir başkasına anlatabilirim. Kendim henüz anlamamışken...

Diyeceğim şudur ki: Gi-di-yo-rum. Dönüşü yok can tanem. Hayatıma ilk sen adım atmıştın; şimdiyse ben gidiyorum. Nesini açıklamam gerekli ki? Gidiyorum işte. Sen adım adım gelmiştin bana. Ben koşarak uzaklaşıyorum olay mahallinden. Tıpkı suçlular gibi. Belki de tek suçlu ben değilim. Ama suçlu ilan edilmekten bıkmış olacağım ki kaçıyorum. Belki bir gün katiller gibi suç işlediğim yere geri dönerim. Ama orada seni bulabilir miyim? Orası muallak! 

Sana şiir yazmamı istemiştin. İstemiştin de bilmiyordun şiir nasıl yazılır? Hangi ruh haliyle, hangi şartlarda yazılır. Resmini yapmamı isteseydin belki uğraşırdım ama şiir böyle değil ki. Resim konusu da zorla olmaz ama denerdim en azından. Ama ısmarlama şiir olmaz. Fakat yazı yazdım bak sana! Sana canım dedim. Sana bir tanem dedim. Sana can tanem dedim. Az şey mi şimdi bunlar? Az mı? 

Bazıları geldiler, gelmişlerdi. Bazılarından ben gitmiştim. Yine bir ayrılık vakti. Gidiyorum. Öyle sessiz sedasız da değil üstelik. Bağıra çağıra. Çünkü kavgalarımızı da cebimde götürüyorum. "İyi de neden gidiyorsun?" diye soracak olabilirsin.

-Gidiyorum çünkü kendim için değil senin için gidiyorum. Daha fazla üzmemek için...

-Gidiyorum çünkü, evet biraz da kendim için gidiyorum! Daha fazla üzülmemek içn...

-Gidiyorum çünkü kavgalardan yoruldum. Olmadı. Olmuyor işte. Neden zorlayalım ki...

-Gidiyorum çünkü ben gitmesem de sen gidecektin. Birisi cesur olmalıydı...

-Gidiyorum çünkü sen de gururunu her şeyden üstün tutanlardansın...

-Gidiyorum çünkü, aslında bilmiyorum tam olarak niye gittiğimi...

Ama sonuçta gidiyorum. Gideceğim. Bak gittim bile...

Hoşçakal, 

Emre C.

 

 

Cuma, Nisan 11, 2008

Eskici Baba 1 - Anılarımı da Alır Mısın?


Sabah 8 sularıydı sanırım. Gür sesi geldi dışarıdan. Bağırdı olanca gücüyle eskici baba:

"Eskiler alırııım eskiciiiiiyyiieeeee"

Gözlerimi açtım ve doğruldum yatakta. O geçip giderken evimizin önünden, beni nerelere sürüklediğinin farkında değildi. Bir hayale dalmıştım ya da henüz dalmak üzereydim. Hayalim şöyle gelişti:

Yataktan doğruluyorum. Pencereye koşuyorum. Öyle bir koşma ki bu. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Fakat yürüme desen hiç değil. Hayal alemi işte. Koşmaları bile bir garip. Neyse tuhaf biçimde koşuyorum pencereye. Açıyorum ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum. "Eskici Babaaa". Dönüp şöyle bir bakıyor bana. Gözleriyle konuşuyor. Diyor ki, ne var? Ben yine aynı yüksek sesle diyorum ki:

"Eskiler alıyorsun ya. Hani öyle bağırıyorsun gece-gündüz. İşte gel al benim eskilerimi de. Yaşanmışlıklarımı al. Anılarımı, hüzünlerimi. Hani diyorsun ya eskiler alıyorum, eskici diye. Al işte n'olursun! Gel al hadi. Ya bütün hüzünlerimi, acılarımı al götür. Ya da beni al. Eskidim artık. Yoruldum. Dönüp dönüp aynı saati göstermekten yoruldu akrebim. Aslında ben akrebim. Her gece yarısı vuruyorum kendimi on ikiye sonra bire, ikiye... Sabah oluyor ben dönerken. Dönüp dolaşıp sabah oluyor ya. Sonra gene gece oluyor ama. Sabahlar oluyor olmasına ama dağıtamıyor o sabahlar gecemin hüznünü. Ben akrebim aslında. Yelkovanımı kovalıyorum günler, geceler boyu. Çok bir şey istediğim de yok ki aslında ondan, zamandan. Sadece huzur. Sadece geceler bu kadar uzun olmasın. Gelen sabahlar da hafifletsin gecelerimi. Ama ben akrebim. Kim takar ki beni?"

Sonra olan oluyor. Sert rüzigarlar esiyor sol yanımdan. İçeriden bir hıçkırık sesi geliyor. Tıpkı annem ağlıyor. Sonra ses bebek ağlamasına dönüyor. Delirmediğim tek yer hayallerim kalmıştı o da oldu diyorum içimden. Ama esen rüzgar ılık bari. Fakat toz duman oluyor ortalık. Kendimi birden eskici babanın yanında buluyorum. İtiyoruz arabayı şehrin en kuytu en karanlık yerlerine. İtiyoruz da ne oluyor demeyin. Eskici baba o; vardır bir bildiği. Suskunluğunu bozuyor. E hadi anlat eskici baba. Sen anlat ki dinlesin alem. Sen anlat ki dinlesin kuşlar, böcekler. Sen anlat ki dinleyeyim. Muhakkak çıkaracağım bazı sonuçlar vardır. De hadi buyur baba!

"Bencilsin. Hiç bakma öyle yüzüme. Alt dudağını da titretme ağlamaya hazırlanan çocuklar gibi. Bencilsin. Benciliz. Çünkü insanız. Tabiatımız böyle. Ama sen de bencilsin. Sen böyle düşünmüyordun biliyorum. Herkes gibi sen en uzak kişiydin bencillikten. Hatta bir hakaret olarak görüyordun bunu. Ama ben sana hakaret olarak söylemiyorum iki gözüm. Dinle a oğul! Dinle de bir şeyler öğren şu gariban eskici babandan."

Dinliyorum. Can kulağıyla. Anlat baba. Babam!

"Bencilsin. Çünkü insansın. Her insan gibi iyi kötü bütün huylar var sende de. Ama hangilerini sivriltip hangilerini körelteceğin mevzusu sana kalmış çocuk. Bencilliğin de böyle. Bu kadar bencil olma. Ama demiyorum ki kendini düşünme, sevme. Bazen olayların çözümünü bulmak için kendine bakman gerekir ilk önce. Ama aşırıya kaçma her şeyde olduğu gibi."

Dinlemiyorum. Dinlemek kelimesi tam olarak anlatamaz bu durumu. İçiyorum adeta söylediklerini. Hemen beynimin kıvrımlarında en güzel yerlerini alıyorlar. Devam ediyor eskici baba. Son sözlerini söyleyip kayboluyor. Bense uykuma geri dönüyorum. İşte son sözleri. O son sözleri söylemeden önce yazının sonu dolayısıyla veda etmek istiyorum size. Siz kimsiniz? Ali, Ayşe, Suna, Veli, Mehmet. Birisi işte. Ama öyle ya da böyle okudunuz yazımı. Teşekkür ederim. Çok çok teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın e mi? Ha bir de unutmadan kaleminiz giderse yorum yazmaya şu garip kulunuz çok sevinir buna. Ve siz birini sevindirirseniz. Sevindirdiğiniz biri bir başkasını, o da bir başkasını derken belki bir gün size de döner kim bilir? Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin de gözlerinde öperim. Kardeşiniz..

...

..

.

"Bir daha duymayayım bunları. Yoksa öfkem yakar kavurur seni. Bilirsin sen öfkemi. Bilirsin bilirsin! Al şu anılarını, hatıralarını, sevdiklerini, seni sevenleri arabamın üstünden. Onlar senin Emre, bunu sakın ola unutma! Belki acı, belki üzücü anılar. Fakat senin yavrucağazım. Ah çocuk! Al şunları gözüm görmesin. Üzdüler seni onlar. Ah onlara! Kızdırdılar, ağlattılar. Ama elbise değil ki onlar çocuğum bana veresin. Eskiler alırım almasına da bu her şey demek değil ki. Nasıl çıkardın bu manayı bundan. O zaman iyi anılarını da ver. Gülüşlerini, gülücüklerini. Hiç mi iyi şey olmadı! Kandırma kendini. Anılarını almam. Alamam. Acısıyla tatlısıyla onlar senin. Belki ömrün boyunca kamburun olarak taşıyacaksın onları. Fakat iyi anılarını hatırlayıp hınzır hınzır gülmesini biliyorsun. Yapma. Hadi git evine, odana. Saygı duymayı öğren. Yaşadıklarına, anılarına ve belki acılarına. Asla da kimseye verme. Çünkü onlardan öğreneceğin çok şey var. İlla ki bir şeyler vermek istiyorsan; giymediğin kıyafetleri ver. Biliyorum bir sürü var dolabında. Mandal veririm karşılığında. Sen seversin mandalları. Niye diye sorma, yokla biraz hafızanı. Hatırla ve gülümse. Sonra yaşamaya devam et. O kadar güzel ki yaşamak. Haydi iki gözüm eyvallah!

Eeeskiler alırıııııım eeeskiciiiiiiiyyyiieeeeeee!!!

Emre C.



 

Cuma, Nisan 04, 2008

Nazlı Bir Şehri Özlemek


Yoruldum.

Düşünmekten yorulmak! Bu nasıl bi'şey ki böyle? Yoruldum ama, biliyorum. Kafamın içinde binlerce kelime. Kimi kırık dökük, kimi eski püskü. Kimisi ağlak, kimisi zırlak...

"patlak çatlak

yusyuvarlak

kremalı börek

sütlü çörek"

Bir ara sevmekten yorulmuştum. Heh sanki o konuyu hallettim, kapattım da şimdi de düşünmekten yoruluyorum. Breh breh breh! Ne düşündüğümün, daha doğrusu neler düşündüğümün pek bir önemi yok aslında. Yaptıkları tek şey, kovanın içindeki arılar gibi beynimin içinde vınlamaları. Keşke bilgisayarlara yaptığımız gibi beynimize de format atabilsek. Tatil böyle bir şey aslında değil mi? Bir rahatlama, bir dinlenme. Ama benim beynimin tatile çıktığı pek görülmemiş bir olgu. Çok özenirim az düşünen insanlara. Gıpta etmenin Türkçe 'deki manası neyse odur benim kitabımda onlara duyduğum özlem...

Özledim.

Kızıyor olabilirsiniz bu daldan dala atlayışıma ama ne yapayım, beynimin çalışma yöntemi bu. Elimde değil...

Neyi mi özledim?

İzmir'i özledim bir kere efendim. Kordonu, Karşıyaka'yı, Bostanlıyı tüm semtlerini tek tek özledim. Alsancak'ta arkadaşımla; Cami Durağında örneğin veya Sevinç Pastanesi'nde buluşmayı özledim. Sonra deniz kenarına inip, deli gibi esen rüzgarda uçmayı özledim. Yok olmayı, var olmayı. Esmeyi özledim. Üşümeyi...

Neyi özledim? Bornova'da ders çıkışı sıcak poğaça yemeği özledim. Cam masalar, karşınızda-yanınızda sevdiğiniz bir arkadaş ya da arkadaşlar. Mis gibi kokan büyük bardak çay. Alabildiğine kaşarla dolu sıcacık poğaçalar. Yetmezse daha ye, daha da ye. Ama sizin o anı yiyesiniz gelir. Bu durumu ancak böyle anlatabilirim. O anı yemek! Yiyeyim yutayım ki hep benimle olsun o an ve içindekiler, demektir bu...

Neyi özledim? Kampüste saçma sapan dolaşmayı belki. Çimleri, çimlerdeki gençleri, o havayı, o keşmekeşi...

Neyi özledim? Karşıyaka'dan vapura binip de Alsancak'ta ya da Konakta inmeyi. Martılar kovalasın mı o vapuru? Siz de onlara simit atsanız mı? Atsanız ya! Bunu özledim. Hala kulağımdaki çığlıklarını...

Neyi özledim? Canım sıkıldığında tek başıma deniz kenarına gitmeyi. Sonra sıkıntıdan arınmış eve dönmeyi. Dönebilmeyi...

Neyi özledim? Dost sohbetlerini. Ama gerçek dost sohbetlerini. Öyle yalancıktan değil haa! Sahici. Hani o Bornova'da yediğiniz poğaçalar gibi. Sıcacık ve yumuşacık. Aynen böyle işte. Onlarla gülmeyi özledim. Gülerken yok olmayı, var olmayı.

Neyi özledim? Oradaki canımı, Ablamı özledim. Dostlarımı, havasını, suyunu özledim.

Neyi mi özledim? Daha da anlamadıysanız ne deyim ki artık!!!

Nazlı'mı

Nazlı şehrimi..

İzmir'i Özledim.

İzmir'i..

Çok özledim..

Çok..

Saygılarımla,

Emre C.