Perşembe, Kasım 27, 2008

Adamın Canı Çekiyor

Adamın canı bazen çekiyor...

Can bu çeker..

Adamın canı bazen şöyle alabildiğine
bağırmak çekiyor
sonsuzluğa seslenmek
yutkunmak yerine küfretmek çekiyor
ayıp da olsa bütün namussuzlara, arsızlara, uğursuzlara..
sayıp dökmek..

Adamın canı bazen gitmek çekiyor
nereye, nasıl ve kiminle olduğu fark etmeksizin
sadece gitmek işte..
bir bilinmeze doğru giden meçhul bir yolcu
gidiyor olmayı çekiyor..

Adamın canı bazen şöyle deniz kenarında
bir güzel oturup
aptal aptal
denizi seyretmek çekiyor
dert mi varmış
tasa mı varmış
hayat mı zormuş hiç düşünmeden
öylece oturmak çekiyor

Adamın canı bazen o denize atlamak çekiyor
tuzlu iskelede yalın ayak koşmak önce
sonra denizin serin maviliğine bırakmak kendini
o atlama anındaki ufak adrenalin fırtınaları
küçük kalp atışları
anlık korkular

Adamın canı bazen şöyle mis gibi bir
balık sofrası çekiyor
balığıymış, salatasaymış, dostlarıymış..
neymiş efendim balık susatırmış
halt etmişsin sen..
ha bir de arkasından tatlı olarak
helva çekiyor
vallahi de çekiyor..

Adamın canı bazen dostluk kokan sohbetleri çekiyor
dostluk ama adam gibi
kıvırtmadan, dolanmadan
düm düz
düpedüz çekiyor..

Adamın canı bazen şöyle okkalı bir
Türk kahvesi çekiyor
Hamarat ellerden çıkmış, bol köpüklü..
Arkasından da bir fal patlatılırsa
cabası

Adamın canı bazen sevmek çekiyor
doyasıya
kana kana içer gibi aşk şerbetini
öyle sevmek
ağlamak, sızlamak, özlemek
beklemek
o gelmese de
bilmese de
sevmek çekiyor
sevmelerden en güzelini çekiyor
en masumunu

Adamın canı bazen şöyle delicesine sevilmek çekiyor
ama nasıl anlatsam
hiç sevilmediğimiz kadar
annemizden bile fazla bazen
tükenmek, savaşmak, yorulmak
yoğrulmak
o aşkla
büyümek çekiyor

Adamın canı bazen birşeyler yazmak çekiyor
şiirler mi dersin
hikayeler mi, romanlar mı, masallar mı
neler neler
fakat içten yazmak çekiyor
güldüysek güldürmek
ağladıysak ağlatmak
sevdiysek hissettirmek çekiyor

Ama Adamın canı bazen de susmak çekiyor
susmak
susmak
ve
susmak cancağazım...

Emre C.
27 Kasım 2008

Salı, Kasım 25, 2008

Hüzünlü Pasta

Neden bugün bana her gün üzerine basıp geçtiğim merdivenler hüzünlü gözüktü?
Islak oldukları için mi? Sanmam.
Ya da yürüdüğüm yollar, aştığım patikalar, çıktığım yamaçlar...
Hadi hepsini geçtim de geçen uçağa ne demeli ? O niye duygusal katsayımı arttırdı?

***

Bugün 20 Kasım. Bundan 25 sene önce (galiba), serin bir akşamüstü dünyaya gelmişim. Benim doğumumda elektriklerin gitmesi acaba bir işaret miydi ? Doğmasam olur muydu? Peki sonra neden geldi? Niye ya ???

Allah öyle istemiş besbelli. Konu mu dolanıyor yoksa dolanan dilim mi ? Aslında yol boyunca omzumdan hiç inmeyen büyük hüznümü anlatmak istiyordum. Ama bazı zamanlarda olduğu gibi gene anlatmakta zorlanacağım.

İnsan her yaşadığını anlatamaz ki!
O anı yaşıyor olmak lazımdır.
Hissetmek.

Ama gün boyu rahatsız etmişti bu hüzün beni. Yazmasam çatlayacakmışım. (çatlamak? birazdan açıklar belki.)

İçim içime sığmadı iş yerinde. Nasıl da yoğundu bugün anlatamam. Aslında anlatmasam daha iyi, yoksa bu yazı günlük moduna girebilir. Hiç istemem öyle olsun!
Ne olsun? Bu yazının bi türü olsun. Deneme diye kaydetmeyi düşünüyorum ama gerçek deneme yazarları alınabilir. Ne diyelim? Ne diyelim?
Hüzünlü Bir Yazı..nasıl? Bence uygun. Fevkalade hatta..

Buraya kadar yeterince saçmalamışken biraz duralım. Düşünelim...

***

Her yılbaşı ya da doğum günlerinden sonra kararlar alırız ya, ben de aldım bugün. Geçen yılbaşında, doğum günümde, bir önceki yılbaşında ve bilumum diğer önemli gün ve haftalarda. Ertesi gün bozmak adetim ise hiç değişmedi. Kararlar alındı. Ertesi güne külleri kaldı. Peh!

Bu sefer alınan kararlar dile gelmedi pek. Düşünülmedi. Alınmıştı. Yaşayıp göreceğim ne kararlar aldığımı. Bu yüzden biliyorum ki onlar gerçekten kalıcı.
Ne gibi kararlar?

Aslında büyük değil bence hiçbiri. Ufak ufak cila vuracağım kendime. Bir usta edasıyla süreceğim cila pastasını en kusurlu duygularıma. Duygusuzlaştırmak değil bu! Onarmak, tamir etmek belki. Herkes yapar aslında bunu. Farkında olur ya da olmaz...

Bugün doğum günüm. Yeni hayatımın da ilk günü. Yeni hayatımda bu deliliğim, çocuksu halim ve duygusal yanım gitmez, kalır. Ne inatçıdır onlar.(kendimden biliyorum)
Gitmesinler de... Belki bu halimden bir tek ben memnunum ama olsun varsın.

Yazının sanki yavaş yavaş sonlarına geliyor gibiyim. Hiç cümle kalmadı havaya savurmak istediğim. Çok hüzün dolu bir yazı yazmak isterken, adeta hüznümü dağıtan bir yaz oldu. Belki de daha güzel oldu.

Doğum günümü kutlayan, kutlamayan herkesin canı sağ olsun...

***

Emre C.

Dip Not: Bu yazıyı 20 Kasım'da kaleme almıştım. İşlerimin yoğunluğu nedeniyle bugün yayımlayabiliyorum. Taptaze ve birbirinden güzel yazılarım geliyor. Eve en sonunda internet bağlattım. Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle...


Salı, Kasım 18, 2008

Sen de Gidiyorsun

ve sen de gidiyorsun
gönlümden bir bahar gidiyor
kan gidiyor
can gidiyor

ve sen de gidiyorsun
içimden bir martı kaçıyor
martılar gidiyor
balıklara hüzün

ve sen de gidiyorsun
nedense bir kasım sabahı
kasım gidiyor
bir kış kapıyı çalıyor

ve sen de gidiyorsun
üstelik sevdiğimi de biliyorsun
aşk gidiyor
sensizlik miras

ve sen de gidiyorsun
seviyorum diyorsun
ama gene de...
gidiyorsun...

Emre C.

Pazar, Kasım 16, 2008

Süper Babam




Elleri belki onun kocaman elleri içinde kayboluyordu ama küçük kız bunu umursar gibi değildi. Deniz kenarında salına salına yürürlerken bu koca adamı gerçekten sevdiğini hissetti...

***

Gerçek sevgi nedir bilir misiniz? Herkesi sever olduk son zamanlarda. Hani bir yazımda diyordum ya sevdiklerimize seni seviyorum deme özürlüyüz, diye. Tam tersi sevmediklerimize de bir seviyorum deme huyu peydahlandı.

***

Adama göre minnacıktı. Ellerini bırakmamacasına tutarken onun yüzüne baktı. Nasıl da kendinden emin yürüyordu. Dimdik. Tıpkı bir kurşun asker gibi. Aslan gibi... Biraz ilerleyip bir banka oturdular. Çok klasik bir sahne vardı artık gözlerimizin önünde: Deniz kenarı, oturma bankı ve çifte kumrular. Farklı olan kızın kendisini son derece güvende hissetmesiydi. Belki de onun gibi kızların bir çoğu bu güven duygusuna aşıktılar. Bu yüzden aşık oluyorlardı. Ama nasıl olmasındı? Baksanıza o kocaman elleri hala tutuyordu ve kendi elleri içinde yok gibiydi. Çocuğun yüzünde kızı gerçekten sevdiğini belli eden bir ifade vardı. "Seni her şeyden ve herkesten korurum" der gibiydi. Bu duyguyu nereden anımsadığını düşündü. Düşündü..düşündü...

***

Küçükken babası da onu gezmeye çıkarırdı, bugün olduğu gibi. Aynı kocaman ellere yapışır, zıplaya zıplaya giderdi her yere. O kadar güven içindeydi ki... Yanında babası varken ona kimsecikler dokunamazdı. Aslan gibiydi babası. Onu çok seviyordu. Gerçek sevgi..

Yanlarında anneleri de olurdu ama o en çok babasının elinden tutmayı severdi. Annesinin elleri o kadar kocaman değildi çünkü. Eğer baba-kız baş başa çıkmışlarsa, gene bugün olduğu gibi, bazen bir banka otururlardı soluklanmak için. Hemen dizine başını koyardı. Saçlarını okşardı o nasırlı, hayat dolu elleriyle küçük kızının. Küçük kız ise gözlerini kapardı.

***

Sizce de gözlerimizi sadece güvende olduğumuz ya da güvende hissettiğimiz anlarda kapamaz mıyız?

Uyku ve ölüm.

Güvende hissetmeden uykuya dalabilir miyiz?

Ya da ölüm acaba bir güven duygusuyla birlikte mi gelir? Belki de tam güvenlik hali...sonsuza dek...

neyse..devam edelim:

***

Demek ki küçük kız kendini o kadar güvende hissediyordu ki gözlerini açmak istemezcesine kapatırdı. Kalkıp yürüseler de olurdu, orada sonsuza dek otursalar da. O minik bedeni bile biliyordu bu yılların su gibi akıp gideceğini ve bu koca adamdan bir gün ayrı düşeceğini. Önce üniversite, sonra ayrı şehirde bulduğu iş ve bir gün olacağına inandığı evlilik. Hiç birisi ayırmasaydı, evlilik muhakkak yollarını ayıracaktı. İşte sırf bu yüzden en az babası kadar çok seveceği, kendisini yanında sonsuz güvende hissedeceği birini aradı durdu yıllardır. İşte bulmuştu. Belki bu koca adam da en az babası kadar onu sevecekti. Beraber eski günlerdeki gibi yürüyüşlere çıkılacak, bugün olduğu gibi bir bankta soluklanılacaktı. Biraz nazlansa kendisine en sevdiği pamuk şekerlerden (hani pembe pembe) bile aldırabilirdi. Dizine başını koyduğunda, o söylemeden, başı okşanabilir, gözlerini kapatabilirdi. Aynı duyguyu vermezdi belki ama aynı güven duygusunu yaratabilirlerdi birlikte. Belki de...

***

Bazı akşamlar, yemeklerde babasını izlerdi. Yorgun argın işten gelen bu dev adam ellerini yıkar - yıkamaz sofraya otururdu. Hiç bir zaman yemeklere laf etmez, afiyetle yerdi. Her seferinde ama her seferinde "Ellerine sağlık karıcığım" derdi. Nasıl da iyi bir insandı ki bu? Nasıl böyle olunabiliyordu? İşçiydi onun babası. Bir devlet işçisi. Elleri nasır doluydu ama yüreği hiçbir zaman nasır tutmamıştı. Belki de hep helal lokma peşinde koşturduğundandır. Evlatlarının boğazından hiç bir vakit haram lokma geçirtmemesindendir. Öğütleri de daima bu yöndeydi koca adamın.

Yemekler afiyetle yenirken, küçük kız babasını izlemeye devam ederdi. Bunu onu rahatsız etmeden yapardı. Yakalansa bile babası ona göz kırpar, yemeğine devam ederdi. Küçük kız kıkırdamaktan ölürdü. Güzel yıllardı. Ömrümün en güzel yılları bunlar olmalı diye düşünürdü. "Daha mutlu olmam imkansız! Kim beni bu kadar sevebilir? Kim bana öyle şefkat dolu bakabilir? Kim beni böyle, olduğum gibi kabul edebilir ki? Hiç kimse.." derdi içinden...

Günler genelde birbirine benzerdi. Klasik bir işçi ailesi. Baba işten yorgun ve aç gelir. Ama sıkıntılarını asla evlatlarına yansıtmaz. O babadır çünkü. Bedeni gibi yüreği kocaman atıyordur ak göğsünde. Yemekler yenir, illaki demlenmiş çay hemen servis edilir. Orta ya da dar gelirli ailelerin en büyük zevklerinden biri, akşamları yemekten sonra, bütün ailecek içilen çaylardır. Hiç bir şey o seremoninin yerini tutmaz. Çocuklar da aldıkları bu mirası devam ettirir. Onlar da evlerinde aynı düzeni tutturmaya çalışırlar. Bir yanları her zaman eksik kalsa da...

Bir yandan çaylar içilirken, en ucuz eğlence kaynağı TV de açıktır. Ailecek sevilen bir dizi oynamaktadır. (belki de süper baba o yıllarda) Herkes kendisine bir rol biçer diziden. Fakat küçük kız babasına asla rol biçemez. Onun gözünde hiç bir baba onun gibi değildir. Asıl süper baba onun babasıdır. Bir keresinde bunu babasına söylediğinde nasıl mutlu olduğu gözlerinde canlanır. Onu dizine oturtmuş ve doyasıya öpmüştür. Acaba onu kim böyle samimi ve içten öpecektir ki? Sahi olabilir mi böyle biri? Var mıdır?

Onun dizinde otururken yüzünü daha yakından inceler. Babası hala televizyon seyretmektedir. Gözlerine bakar. İki simsiyah göz. Devam eder seyretmeye.. kaşları, geniş ve güven verici alnı, tombul yanakları, karakterli çenesi ve burnu. En çok burnunu sever babasının. Kimse bilmez bunu. Babası bile. (belki bir gün söyler ona) Minik parmaklarıyla sıktırmaya bayılır. Babası bazen kızsa da genelde ses çıkarmaz bu küçük yaramazlığa. Babasını tümüyle, tüm haliyle sever ama en çok burnunu sever babasının küçük kız. En çok ama en çok babasını sever küçük kız...

***

Gözlerini açtı birden. Bugüne, şu ana döndü. Bir pamuk şeker yeme zamanında ne kadar çok şey geçirmişti zihninden. Ağzını sildi peçeteyle. Dudağının kenarındaki ufacık bir parçayı da yanındaki koca adam aldı. Bu ani dönüş onu üzmemişti; aksine mutlu etmişti. Çünkü ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü bu adamı seçmekle. Onun yüzüne kaydı gözleri. Babasına hiç benzemiyordu. Ama tek bir şey babasınınkini andırıyordu. Burnu...

Sonra elini kaldırdı denize doğru ve parmağındaki yüzüğe baktı. Yaklaşık beş yıldır taktığı yüzüğe... İçi huzurla doldu. Sanki gönlünün ırmakları daha bir dolu dolu akmaktaydı bugün. O ırmaklardaki balıklar daha neşeyle kıvrılmaktaydı berrak sularda. Birden ayağa fırladı ve "Haydi gidelim canım" dedi. "Bizimkiler evde sıkılmıştır."

Kalkıp eve doğru gittiler. Aslında kızlarının güvende olduğuna emindi. Çünkü onu hayatta en güvendiği insana, babasına, emanet etmişti.

Ellerini koca bir adam tutuyordu... O adamı çok ama çok sevmekteydi... Sıcak yuvalarına doğru gidiyorlardı ve evde onları hayatta en çok sevdiği iki insan daha beklemekteydi...

Birden ağlamaya başladı. Bu mutluluk gözyaşlarını yol boyunca akıttı usul usul. Dünyanın en mutlu insanı ben olmalıyım diye geçirdi içinden. Sonra defalarca tekrarladı...çok şükür... çok şükür... çok şükür Allah'ım....binlerce kez şükür...

Emre C.

Not: Resim sahibi belirsiz...

 

Cumartesi, Kasım 08, 2008

Beyaz Duman Tez Ayrılık


Damlayabilmek isterdim avuçlarına..

Avuçlarındaki bu ter, sıcaktan mı yoksa yorgunluktan mı ?

Neyse..

Şimdi neler yapıyorsun acaba ? Hangi şehrin nüfusunu arttırmaktasın ?

Ben ise şimdi, şu anda, oturmuş boş boş etrafa bakınıyorum.

Yağmur yağsam mı yağmasam mı kararsızlığında. senin ağlama öncesi halin gibi. nasıl da tatlı olurdun..

Bakınıyorum ve görüyorum ki karşı evin bacasından gri dumanlar yükselmekte göğe.

Gri mi beyaz mı ?

Gece için fark eder mi sence beyaz ya da gri olması ? içinden geçiyor olması yeterli değil midir ?

Benim içimden türlü türlü renkte şeyler geçiyor şu anda. ama benim için fark eder ne renk oldukları.

Düşüncelerimin rengi vardır.

Gri düşünceler..

Beyaz düşünceler..

Kara düşünceler

ve mavi düşünceler.

Diğerlerini saymaya lüzum görmedim. canım bunları saymak istedi belki..

Beyaz ve kara düşünceleri az çok anladın. gri nasıldır sence?

Gri düşünceler. Derin mevzu. Anlatması güç. Şöyle desem: "ne beni üzecek kadar karamsar; ne saf bir mutluluğa itecek kadar hoppa"

Bu oldu. Mavi düşünceler vardır bir de. onlar daha da derin. Onları bildik cümlelerle anlatmak güç. Tek söyleyebileceğim, onlar benim mürekkebim. Ana fikrim. Var oluş sebebim..

Bu da oldu. Güzel. Sevdim...

Seni de seviyordum.

Bir gün gittin.

Hani bırakmak yoktu ya avuçlarımı? Hani sarılmayacaktın başka birisine?

Yalan.

Tıpkı seninKoca bir yalansınız. Sen ve ruhun.
Sizi artık sevmiyorum.
Bu daha güzel oldu. Oh canıma değsin...!

..

Emre C.