Pazartesi, Aralık 06, 2010

Eskici Baba 2- Bahar Uykusu

Bazen insan bir dost sesine ihtiyaç duyar. O öyle bir sestir ki; sizin kederlerinizi dağıtıverir. Bir dost sizi en iyi anlayan kişidir. Birikirsiniz bilmeden ve sizi çözecek, rahatlatacak en doğru kişi, gerçek bir dosttur. Çok rahatsınızdır onun yanında. Bütün komplekslerinizi evde bırakmışsınızdır. Kendinizi hem en yalnız hem de en kalabalık olarak sadece bir dostun yanında hissedersiniz. Çünkü o sizin ne zaman yalnız kalmak isteyip ne zaman kalabalıklara karışmak isteyeceğinizi önceden büyük bir önseziyle hisseder. Bunu anlaması için büyük çabalar içine girmesine gerek de yoktur hani. Bazen bir bakışınız, uzaklara dalışınız, bir hareketeniz ele verir sizi. Ya da o sizi gerçekten çok iyi tanıyordur. Ne zaman ki iki insan konuşmadan da anlaşıyorlarsa, onlar birbirini tanımaya başlamışlardır. Konuşmadan da anlaşabilmek ne hoş ey Tanrım !

***
Kışın buzlanıp da bana korku dolu anlar yaşatan merdivenler şimdi gözüme çok masum görünüyorlardı. Çarşıya açılan bir kapı gibi yıllardır binlerce insanı sırtlayan şu soğuk yapılar, bana yaramaz bir çocuğu anımsattı nedense.. Bütün kış üzerinden insanları kaydırmaya uğraşmış hınzır bir velet. Bahar gelip de buzlar eriyince o hınzırlığın yerini büyük bir sukunet almıştı. Gelen bahar bütün doğayı, börtü-böceği canlandırırken; sanki o merdivenleri susturmuştu. Öldürmüştü demiyorum çünkü onlar hala capcanlıydı bence. Fakat bir bahar uykusundaydılar. Bahar/yaz geçecek ve kara kışlar gelip de her yer buzlanmaya başlayınca onlar da tekrar dirilecek ve gene yaramazlık yapacaklardı.

İşte dün gece o sessiz merdivenlerden inip çarşıyı kucaklamıştım. Aynı anda yüzümü sert rüzgarlar okşamıştı. Sanki bu rüzgarlar özelikle gönderilmişlerdi düşüncelerimi dağıtmak için. En başta bahsettiğim gibi bir dostum vardı belki de ve yalvarmıştı Tanrıya. Demişti ki:

"Ey Tanrım. Bu gece, neden bu gece olduğunu bilmiyorum ama, evet evet bu gece öyle sert rüzgarlar essin, öyle sert rüzgarlar essin ki, şu canım dostumun beynindeki herşeyi ama herşeyi de alıp götürsünler. Rüzgarların sert olmasını özelikle istiyorum Allah'ım, çünkü onun beyninde yerinden kımıldamayan, yıllardır adeta oraya çivi çakmış düşünceler var. Onu tanıdığım için onların neden sabit kaldığını biliyorum ben. Ama bilmeyenler üzülmesin diye onlar uzaklaşsın istiyorum. Şu mübarek rüzgarlar da onları yerinden oynatamazsa başka hiçbir şey oynatamaz. Bu gece o çarşıya indiğinde, bunu nereden bildiğimin bir önemi yok, bu rüzgarlar onu karşılamalı. Yüzüne yüzüne yedikçe düşünceleri bulanıklaşmalı. Fakat sonra büyük bir aydınlanma içinde evine dönmeli hemen. Çünkü hasta olmasını da istemem doğrusu. Bunları istiyorum Tanrım. Amin"

Bir dostum böyle yakarmış olabilirdi. Olmayabilirdi de. Ama eğer gerçekten böyle biri varsa beni iyi tanıyor olmalıydı. Çarşıda meydanın yanından geçerken kendimi terkedilmiş bir kasabada gibi hissettim. Adımlarımı hızlandırma gereği duydum. Uzaklardan köpeklerin birbirlerine havladıklarını duydum. Aklıma birden ablamın çok eski bir akşam, yani çocukken ( Aslında hala çocuğum sanırım. Ama gerçekten çocukken.. ) dediği bir söz geldi." Şu köpek havlamaları varken daha rahat uyuyabiliyorum. Nedense bir güven hissi yaratıyor bende.". Ben ise neden diye sormamıştım. Sessizce uykuya dalmıştım, aynı güven hissine kapılıp. O gece de benzer hisler hücum etti ruhuma ve karanlıkta bu kadar rahat, o sesler sayesinde ilerleyebildim.

Aslında amacım kasabanın dışına çıkmaktı. Yorulana kadar yürümek istiyordum. Belki bayılana kadar. Amacım bir yere varmak değildi. Bu kasabanın dışına çıkarsam sanki her şey daha başka olacaktı. Ben kendimi arkamda bırakmak istiyordum. Çünkü kendimden fena halde sıkılmıştım. Kendi kendime aynı döngüde yuvarlanmaktan yorulmuştum. Aynı döngü dediğim zihnimdeydi. Zihnim kendi ürettiği bir döngünün içindeyse o döngüyü kıracak olan neydi? Teselli bulduğum tek nokta bunun farkında oluşumdu. Yani en azından bir çözüm yoluna hayır demeyecektim. Ama o çözüm yolu neydi? Nerelerde satılırdı ve kim satardı, bilmiyordum.

Bunları düşüne düşüne kasabanın en dışındaki parka kadar gelmiştim. Yol gözüme çok uzun ve bir o kadar da güzel gözüktü. Yürümem için beni bekleyen, sessiz bir yol. Halbuki hayatı her zaman bir yola benzetip de mutlu olurdum. Güya biliyordum ya her şeyi. O yolda başıma acı tatlı şeyler gelecekti. Acılar/üzüntüler olmasa güzelliklerin tadı çıkmazdı. Fakat kendimin en güçlü olduğuna inandığım bir zamanda, en ufak bir sorunda, aslında sorun da denemez ya, kendimi yollara vurmuştum. Apaçık kaçmıştım işte. Ama nereye kadar? Bu yol da bitecekti bir vakit. Fakat geride bıraktığım kendim değil belki de yıllardır hayalini kurduğum şeyler olacaktı. Gene en büyük haksızlığı kendime yapmak üzereydim. Babam hep "Kendini bu kadar yıpratma" der. Bunu söyleyen ve fark eden ikinci kişi hayatta en çok sevdiğim kişi oldu. O da kendini yıpratma bu kadar dedi. Haklıydı. Haklılardı. Bir emre kendini neden bu kadar yıpratıyordu? Yola çıkmış ve o emreyi arkada bırakmak istemiştim. Ama kaçamamıştım. Kasabanın bu kısmında rüzgarlar biraz dağılınca yerini düşünceler almıştı. Kendimi neden yıprattığıma üzülüyordum şimdi. İşin traji-komik yanı şuydu ki; bu kez de kendimi neden yıpratıyorum bu kadar diye düşünerek yıpratıyordum bilmeden. Gülesim geldi bu ağlanası halime. Hıçkıra hıçkıra gülmek için parkın en dibindeki banka oturdum. Gözlerimden kahkahalar süzüldü ve çınlattı yeri göğü. Oysa usul usul gülüyordum ben. Kimseyi rahatsız etmeden...

Bir çıtırtı beni kendime getirdi. O anda gökyüzündeki ayın parlaklığını fark ettim. Birinin yaklaştığını hissediyordum ama yanıma gelip oturmadan yüzüne bakmak istemedim. Ayın güzelliğiyle sarhoş olmuşken pat diye yanıma oturdu. Yüzüne bakmadan hoş geldin Eskici Baba dedim. Şaşırmadı. Yüzüme bakmadan o da "hoş bulduk" evlat dedi. "Nasılsın diye sormayacağım çünkü biliyorum. Çünkü ben seni tanıyorum. Senin iyi bir dostunum ben" dedi. Şaşırmadım. Gene yüzüne bakmadan.."biliyorum eskici baba dedim" "biliyorum. sen gerçekten çok iyi dostumsun. şimdi yüzüme bak ve neler hissettiğimi anla. bir şeyler söyle bana. hani bir zamanlar gelip rahatlattığın gibi rahatlat beni" "tamam" dedi " dinle öyleyse...

sustum ve dinledim.
bütün tabiat sustu ve dinledi..
köpekler bile sustu.. ve dinlediler..
dinledik
biz ve
sustuk

"Görüyorum ki en son görüşmemizden bu yana epey yol kat etmişsin. Bu yol kelimesini özellikle kullanıyorum çünkü sen yolda olmayı, yolcu olmayı çok seviyorsun. Hayatı bir yol olarak görüp, yolculuğun tadını çıkarmak istiyorsun. Sende sevdiğim yanlardan biri de bu dostum. Günlük telaşlara üzülsen de uzun vadede olaya yukarıdan bakıp mutlu olmayı başarıyorsun. Bu yüzden dostunum, bu yüzden seni seviyorum. Bu yüzden anlatmak için seni seçtim. Çünkü dinlemeyi bildiğin gibi dinlediğini de hissettiriyorsun bana.

Bu girişten sonra asıl meseleye gelelim. Aslında sen de gayet iyi biliyorsun ki ortada öyle ahım-şahım bir mesele yok. Bir gün gelecek ve hepsi çözülecek. Sonra başka dertler çıkacak. Onları tasa edeceksin. Fakat belki onlar da çözülecek. Ben senin dostunum. Hem de iyi bir dostunum. Şimdi yanındayım. Ama her zaman yanında olmayacağım. En iyi dostun kendin olacaksın bunu unutma. Çünkü yalnız doğup, yalnız ölüyoruz. Seni en iyi ancak sen anlayabilirsin. Eğer sen kendini bu kadar yıpratırsan bil ki bir gün en iyi dostunu, yani kendini kaybedeceksin. Neden kendi ellerinle kendi boğazını sıkıyorsun durmadan? Eğer istersen hayatta karşına bunu yapanlar çıkacak zaten. Sen de sıkarsan onlarla birlikte neler olur, düşünsene biraz? Bunu duymak hoşuna gitmiyor biliyorum ama gerçekten yolun başındasın. Neler görüp geçireceksin hayatın boyunca. Ya da en azından şimdiye kadar yaşadıklarını düşünsene. Büyük şeyler yaşamamış da olsan, acı-tatlı her şeyden biraz vardı öyle değil mi? Seni üzen şeyler de mutlu eden şeyler de gelip geçti. Üzüldüklerine üzüldüğünle, sevindiklerine sevindiğinle kaldın. Şimdi sana diyemiyorum ki dert etme her şeyi. Seni iyi tanıyorum ve biliyorum ki dert edeceksin. Ama en azından bu hayatına yansımasın, çevrendekileri de üzme. Çünkü sen belki bu hayatının içinde olduğun için farkında değilsin ama seni gerçekten çok seven, insanlarla çevrilmişsin. Senin onları koruman gerekirken onlar seni koruyor. Etrafında el ele tutuşmuşlar sanki ve kötülükleri kovuyorlar. O çemberden çık ve onların elini tut. Göreceksin ki o ellerde çok büyük bir sevgi var. Bu zor biliyorum, ama imkansız değil. Seninle aylar önce ilk karşılaşmamızda anılarını almamı istemiştin. Sanırım bir kısmını almak zorundayım evlat. Yoksa bu döngüden kurtulamayacaksın. Zihnin kendi kazdığı kuyuya düşüyor farkındayım. İnsan kendini tutup havaya kaldıramaz. O halde kulağını aç ve iyi dinle:

Bir gün gelecek ve bu zamanlar çok geride kalacak. Sen kendini ve başkalarını üzdüğünle kalacaksın. Tek bir olaya bağlanıp kalma. Farklı şeyler yap. Örneğin kitap oku, uzun zamandır okumuyorsun kulaklarını çekebilirim, film izle ya da ne bileyim işlerine yoğunlaş biraz da. Eğer illaki geleceği kuracaksan güzel hayaller kur. Bak bahar geldi. Bahçende domates, biber yetiştir. Toprağa yalın ayak bas ve hisset topraktan gelip toprağa gittiğini. Hayatım dediğin şu eve yeni yeni pencereler aç. Güneş birinden girmezse birinden girsin. Karanlığa değil ışığa yolculuk et ve zaten varacağın yer Sonsuz Nur. Unutma hayat bir gün değil ama hayat bugün evlat. Haydi yolun açık olsun. İhtiyacın olursa seni bulurum ben. Eyvallah..."

Dedi ve uzaklaştı karanlığa. Ben de yüzümü karanlıktan aydınlığa çevirdim. Kasabanın tek tük yanan ışıklarına baktım. İstediğim şey düşünmek değildi. Sadece evime gidip sıcak bir kahve içmek istiyordum. Yapılcak çok işim vardı. Kasabanın ara sokaklarında kayboldum. Arkamda kocaman bir karanlık vardı. Belki bir yolu arkamda bırakmıştım ama artık ben yolculuklara tek başıma çıkamazdım. Çünkü ben çoktan biz olmuştuk... O yolculukta bizim için daha güçlü olmalıydım. Çünkü onu ve bizi çok seviyordum. Keşke sabah olsaydı ve Güneş doğsaydı...Güneşi özlemiştim...

Emre C.

Eskici Baba 1 - Anılarımı da Alır mısın ? Okumak için tıklayın...

Perşembe, Ekim 07, 2010

Yağmur İnsanları

İşyerimdeki odamda, aslında tam olarak benim sayılmasa da, oturmuş işlerimle uğraşırken başlayan yağmur alıkoydu beni işimden. Yağmura baktım uzun uzun. Hani ''çipil-çipil'' derler ya öyle yağıyordu yağmur. Usul usul ıslatıyordu tüm evreni. Evren bunu bilse de; bilmese de...

Yağmurda gezen insanlara kaydı sonra gözüm. Onlarca insan... Hepsi oldukça hızlı bir yerlere yetişme çabası içindeydi. Yağmurdan kaçabileceklerini sanıyorlardı. Belki de bir Nasreddin Hoca fıkrasında, Hocanın pencereden bakan meraklı adama yapıştırdığı cevap gibi: ''Sadece yağmura basmaktan kaçıyorlardı...''

Onlara bakarken birden yağmur insanları geldi aklıma. Yağmuru karakter olarak taşıyan insanlar... Göz pınarları sık işleyen insanlar... Gözleri dursa yürekleri durmayan insanlar... Her daim kendilerine dert üreten insanlar... Hayatta en çok kendisiyle uğraşan, kendisini yıpratan insanlar...

Bunlardan biriydim bir zamanlar. Ben bir yağmur insanıydım. Sürekli kendime dönük, kendisiyle uğraşan, hayatı hep yakasından tutup silkeleyen, (aslında kendimi) dert üreten biriydim. Değişir mi peki insan? Değişirmiş. Bir gün güneşimi buldum. Yağmur sonrası bir güneş açtı topraklarımın üstüne. Sonra yapraklarım ışıldadı. Artık hem yıkanmış hem de kurumuştum. Tertemizdim. Hayata hazırdım işte. Yağmur insanı gitmiş, yerine güneş insanı gelmişti...
 
Hoş gelmiştim...
Hoş bulmuştum...

Emre C.

Bir Hayale Dalıyorum


bak dinle..
gözlerimi kapatıyorum.
bir hayale dalıyorum...


her taraf kıpkızıl oluyor birden... böylesi bir yoğunluğun içindeyim.. yukarıya doğru gitmeye çalışıyorum.. bir denizde olduğumu neden sonra anlıyorum..

kıpkırmızı bu denizin içinde yüzerken bazı bazı yoruluyorum...kafam çok karışık sanki... içimden bir ses yapacak yığınla işim olduğunu söylüyor..uyanmalıymışım bu hayalden..o seslere aldırmadan, boğulma pahasına yukarı doğru yüzmeye devam ediyorum... üzerimde siyah bir dalgıç kıyafeti var... bir bilinmezlikte yol alıyorum.. nefesim daralıyor... ölmek kurtuluş gibi geliyor..yaşamak bir o kadar sancılı.. ve evet yoruluyorum... ama nedense yılmıyorum... yol bitmese de bitecekmiş gibi devam ediyorum.. umudumun tükendiği bir anda... denizin en dibinden bir ışık yükseliyor yukarı doğru .. evet evet bu sensin... saçlarından ve ışığından tanıyorum seni.. yükselirken beni de o yoğunluktan alıyorsun.. birlikte yükseliyoruz.. bu sefer içimden bir ses sana güvenmemi söylüyor... ''bu doğru ışık hadi ona yönel''...diyor, sesi bu kez dinliyorum ve kendimi akımına bırakıp yükseliyorum...

denizin üstündeyim nihayet..fakat her şey daha fena oluyor.. gittikçe ölüyorum... o havasızlık beni öldürmemişken bu yeni ortam beni bitiriyor.. tam tükeneceğim anda gökten geri dönüyorsun... ardından bulutlar bir şarkı mırıldanıyor... şarkıyı bir yerden hatırlıyor gibi oluyorum..yaklaşıyorsun ve ışığın gözlerimi almaya başlıyor... gittikçe alçalıyorsun... sen alçalırken güneş saklandığı bulutların arkasından çıkmayı tasarlıyor... sen gitmesen utancından çıkamayacak belki de..

ve birden geldiğin gibi denize dönüyorsun... ikinci kez kurtarıyorsun hayatımı.. ben de denize çekiliyorum.. gene aynı yoğunluk, gene aynı kızıllık ve gene aynı boğulma hissi..ölmekten korkma diyorsun... ağzın oynamıyor bunu söylerken ama ben duyuyorum... neler yapıyorsun bana böyle ?

"gözlerini kapat diyorsun"..zaten kapalı diyorum.. "sen dediğimi dinle" diyorsun.. gözlerimi kapamaya çalışıyorum ve hayalimde de kapatıyorum...sonra belli belirsiz bir ses duyuyorum...ardından öldüğümü hissediyorum.. yoklukta gibiyim.. fakat bu ilk ölüm gibi değil sanki... yeniden doğuşa hazırlık gibi... seninle yeni bir hayata başlamak için tüm anılarımla birlikte kendimi gömmem gibi... belki de sana hazır olmam için önce bu şekilde ölmem ve sonra yeniden doğmam gerekli... hücrelerin kendilerini yeniledikleri gibi taptaze bir "ben" ile karşına çıkmalıyım.. sonra herşey başkalaşıyor koyu bir kızıllıkta.. ölümün rengi siyah değil kızılmış diyorum içimden... ben o kadar sahici ölüyorum ki damağımda tad bırakıyor.. ben ölümü resmen tadıyorum... gözlerim kapalıyken senin ışığını hissediyorum... bakışların yüzümde dolaşıyor... ikinci kez "ölmekten korkma diyorsun"..belki de bu yeni bir başlangıçtır... "sen bana gelmiştin şimdi ben sana geldim" diyorsun...

sıkı sıkı yumuyorum gözlerimi...ve ben sarsılarak ölüyorum..bir yandan da doğduğumu hissediyorum... her şey başa sarıyor sanki.. elini uzatıyorsun... benimle her gün ölmeye ve her sabah yeniden doğmaya var mısın diyorsun.. bütün gücümle evet varım yeni güneşim diyorum... evet varım..

sonra her şey duruyor bir anda... yükselmeye başlıyorum hayalimde..kendi bedenimden sıyrılıyorum... kızıllığın içinden tekrar yükseliyorum.. bu kez çok farklı olarak.. bu yükselen eski "ben" oluyor... sonra aşağıya bakıyorum merakla... yeni "bana" ve "sana"... ben orada iki mesut insan görüyorum... ben orada ölüm değil yaşam görüyorum... ama ben orada "seni" tekrar ve tekrar görüyorum... yeni "ben"in sana aşık olduğunu hissediyorum... içimden mutluluklar diliyorum ve gözden kayboluyorum...

bir hayalden uyanıyorum sanırım..

gözlerimi açıyorum..

dinledin mi?

Emre C.


 

Perşembe, Eylül 02, 2010

Seni gördüm

yüzün gördüm önce
hani bahar sabahı
açan çiçekler kadar taze

gözlerin gördüm sonra
bir kış gecesi
çıkan yıldızlar gibi pırıl pırıl

saçların gördüm sonra
bir hazan günü
düşen yapraklar gibi sapsarı

sesin duydum sonra
bir yaz günü
yağan yağmurlar gibi dupduru

Emre C.

Perşembe, Ağustos 26, 2010

Korkuyorlar


Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson*

İnci dişli, zenci kardeşim,

Kartal kanatlı kanaryam.

Türkülerimizi söyletmiyorlar bize,

Korkuyorlar Robson

Şafaktan korkuyorlar,

Görmekten,

Duymaktan,

Dokunmaktan korkuyorlar

Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan

Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar

Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten

Sizin de bir Ferhatınız vardır elbet

Robson, adı ne

Tohumdan ve topraktan korkuyorlar

Akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar

Ne iskonto, ne komisyon, ne veda isteyen bir dost eli

Sıcak bir kuş gibi, gelip konmamış ki avuçlarının içine

Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten korkuyorlar ümitten

Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam

Türkülerimizden korkuyorlar.

Nazım Hikmet RAN

*Orjinali Robeson. Paul LeRoy Bustill Robeson Nazım Hikmet'in serbest bırakılması için dünya çapında kampanya başlatmış. Nazım'ın dört şiirini bestelemiş, ABD'li oyuncu, atlet, bas - bariton ses sanatçısı, yazar, sivil haklar savunucusu. (Kaynak wiki)

 

Salı, Ağustos 24, 2010

Ağlayan Şiir

Verdiniz
Kalplerinizi serserilere
Geri alamıyorsunuz
Biliyorum
Hiç ağlamayın.

Emre C.










Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Bana Bir Şarkı Söyle


Özledim sesini ne olur konuş
Bir gül açtır zamanların ötesinden
Karanlıklar içindeyim, kapkarayım bugün gel
Gök mavisinden, deniz mavisinden
Bana bir şarkı söyle
İçimde bir şey kımıldıyor
Gözlerim kan çanağı, yorgunum, uykusuzum
Bir baksana ne haldeyim deli divane
Yaralıyım, çaresizim umutsuzum
Bana bir şarkı söyle
Yağmur ol yağ üstüme, güneş ol ısıt
Dökül karanlığıma ışıklar gibi
Al beni, en uzaklara götür
Sesin aksın içimde bir pınar gibi
Bana bir şarkı söyle
Bütün renkleri kat birbirine
Buram buram bir turuncu getir geçen yazdan
Bir tüy gibi, bir bahar dalı gibi
Hafiften, inceden, güzelden, en beyazdan
Bana bir şarkı söyle
Bazan kar nasıl hazin yağar bilirsin
Kurşuni bir gökyüzünden ağlamaklı
İşte öyleyim, kapkarayım bugün gel
En hüzünlü sesinle, en dokunaklı
Bana bir şarkı söyle

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Cuma, Ağustos 06, 2010

Bir Adam Yürüyor

Eskişehir’de bir adam yürüyor
Bir seksen boylarında

Karda kırk iki numara ayak izi
Ayak izinde hüzün
Kardan mı adam yapsa

Karda bir adam yürüyor
Kırk iki numara ayak izi
Ayak izinde gözyaşı
Etrafında zoraki tebessümler

Soğukta bir adam yürüyor
Bir seksen boylarında
Bu üşüme soğuktan mı
Boşluktan mı
Boşluk da üşütür adamı

Gündüz bir adam yürüyor
Mavi gözlü dev gelmiş aklına
Adımları hızlı
Hep acelesi var gibi
Seçilmiş yalnızlığından kaçıyor

Cennet vatanında bir adam yürüyor
Gururla
Kötüye de sarsa yaşamı
En az babası kadar seviyor buraları
Bu toprakları.

Emre C.

Salı, Ağustos 03, 2010

Bin Parçaya Bölündüm - Ruhumu Gördüm


Bin parçaya bölünüyorum rüyalarımda. Son bir haftadır çok garip rüyalar görüyorum. Net bir konusu yok. Olmasını istediğimden de emin değilim gerçi...
 
***
 
Küçük bir çocukken rüyalarım benim için çok önemliydi. Bambaşka dünyaları gezerdim rüyalarımda. Hayal gücüm her zaman çok gelişmiştir. İlginç, ütopik hatta bazen saçma hayallerim vardır. Konumuz şu an hayallerim değil ama bu geniş hayal kurma gücümün rüyalarımı da etkilediğini düşünüyorum.
 
Çocukken bazı rüyalarım, macera filmlerini aratmayacak nitelikteydi. Ben o rüyanın ve filmin baş kahramanı olarak günü kurtarıyor ve çok mutlu oluyordum. Fakat sabahları bir okul gününe uyanmak o denli sıkıcı oluyordu. Çünkü Türk Eğitim Sistemi sıkıcıdır. Ezberci midir bilmiyorum ama sıkıcı olduğu kesin. O sıkıcı çocukluk yıllarını atlatmak için Rabbime bol bol dua ederdim. Okulda sizi cezbedecek ne bir ders ne de bir konu vardır. Sadece eve dönmek için saatleri sayarsınız. O son zil çalınca, sırtınızdaki ağır çanta bir oraya bir buraya savrulurken, büyük bir coşkuyla eve koşarsınız. Hele ki günlerden Cuma ise bambaşka bir mutluluktur bu. Bir çok büyümüş (acaba?) insanın çocukluğuna bu kadar özlem duymasının altında bu saf ve coşkulu mutluluğu tekrar yakalayamayacakları korkusu yatar. Korkusu diyorum çünkü o mutluluğu yakalamak sanıldığı kadar zor değildir. İstemek yeterlidir bence...
 
***
 
Son günlerde garip bir o kadar da yorucu rüyalar görüyorum. Belli bir konusu yok. Ama beni çok yoruyorlar. Örneğin bir rüyamda bin parçaya bölünüyorum. Her bir parçamı kontrol ve idare etmek zorundayım. Her yapılacak işin belli bir saati var. Her bir iş, saatinde yapılmalı. Her bir parça ayrı bir işi yapıyor. Hiç bir iş birbirine benzemiyor. Her biriyle ilgilenmek zorundayım. Hem de tam vaktinde. Ne önce ne sonra. Ne geçmişte ne de gelecekte. O işler, her bir parçanın ''şimdi'' sinde olmalı. Çok karışık. Çok zor. O rüyanın sonlarına doğru bazı parçalarımı birilerine devretmeye başlıyorum. İşler gene yürüyor. Bana sadece en öz parçamı kontrol etmek düşüyor. Ruhumu. Onu veremeyeceğimi biliyorum. Her şey kontrol altında gibi olduğu bir ''an'' da rüyadan uyanıyorum. Çok yorgun, bitkin, mutsuz ve çaresiz olarak. 
 
Başka bir rüyamda bin parçaya bölünmüyorum ama yapılacak belli işler var. Devamlı zihnime bombardıman yapılıyor. Şu yapılacak, bu yapılacak, bu yapılmalı, bu yapılmamalı gibi. Ama gene saatinde olmalı her iş. Tek parça halinde her işe yetişmeye çalışıyorum. Bu daha zor geliyor. Gene aynı son. İşler biraz oturunca uyanıyorum. Çok yorgun, bitkin, mutsuz ve çaresiz olarak. 
 
Uyanınca rüyanın etkisinden kurtulamıyorum. Ağzım kupkuru oluyor. Aynaya bakıyorum. Saçlarım darmadağın. Lavaboya gidip yüzümü yıkıyorum. Rüyayı unutmaya başladıkça  kendime geliyorum. Hayata dönüyorum. Nefes alıyorum. Tekrar yaşıyorum. Bir daha böyle  rüyalar görmek istemiyorum. Korktuğumdan değil, sadece istemediğimden. Beni yorgun, bitkin, mutsuz ve çaresiz kıldıklarından. Sadece istemiyorum...
 
***
 
Yazmak bana iyi geliyor. Bunları yazmak, düşünmekten daha iyi geldi örneğin. Bir kişi bile okusa yeterli benim için. O bir kişi içinden üzülme stres altındayken böyle rüyalar görmen normal dese yeterli. Sahiden stres altında mıyım? O yüzden mi bu gördüğüm rüyalar? Ne yapmalıyım? Gene mi zaman ? Peki o zaman.
 
Emre C.
03/08/2010 09:51
Eskişehir

Salı, Temmuz 27, 2010

Sal

Bir sal düşün
Bir duygusal
Bir sal ve bir duygusal

Bir sal düşün
Bir masal
Bir sal ve bir masal

Bir duygusal düşün
Salda
Bir masal

Koyu mavi okyanus
Sal üstünde duygusal
Kavuşmalı sevdiğine
Bir masal.

Emre C.

Salı, Temmuz 20, 2010

Karar Veremiyorum

Bazı insanlar kararsızdır. Öyle değil mi? Örneğin benim gibi. Ben de kendimi o kararsızlar kervanına katıyorum. İtiraf ediyorum ki ben bir kararsızım !

***

Karar verme dediğimiz olgu kabaca bir kaç seçenek arasından bize en uygun olanı seçmektir, diyebiliriz. İşte karar vermeyi güçlü kılan en temel faktörler: bize en uygun olanını seçme hadisesi ve kafa karıştıran diğer seçenekler mevzusu.

Karar verme aslında en basit olarak söylemek gerekirse bir seçimdir. Derler ya her seçim bir vazgeçiştir diye. İşte o hesap...

Açmak istersek:

Elimizde A, B ve C olsun. Her halükarda birini seçmek diğerlerinden vazgeçme olayını birlikte doğurur. Biz A'ları, B'leri ya da C'leri akıl-mantık ve duygu süzgecinden geçirip, öyle karar veririz. Basit sanılan karar verme süreci aslında göründüğü kadar basit değildir. 
 
Karar vermeye bir süreç olarak bakacak olursak da şu sıralamayı yapabiliriz:
 
1. Amaçların belirlenmesi
2. Kriterlerin oluşturulması
3. Alternatiflerin belirlenmesi
4. Alternatiflerin kriterlere göre değerlendirilmesi
5. Genel değerlendirme ve karar
6. Kararın incelenmesi ve geri dönüş.
 

Bir karar her zaman bu kadar yoğun bir şekilde alınmasa da, kaba hatlarıyla bu maddelere yakın bir süreç oluşuyor diyebiliriz. 
 
Örneğimizden hareketle, A'yı seçmiş olalım. Biz A'yı seçerken mutlaka bize getireceği faydayı, zararı, uzun ya da kısa vade olsun, hesaplamış oluruz. Fakat her zaman karar verme süreci içinde hesap-kitap da olmayabilir. A'nın rengi hoşumuza gitmiş ve onu seçmiş de olabiliriz. Burada ise duygusal karar vermiş oluyoruz. Analitik düşünerek ya da duygusal düşünerek olsun, karar verirken ya da seçim yaparken mutlaka bir değerlendirme yapmış oluyoruz.

Karar verildikten sonra süreç kağıt üzerinde bitmiş gibi gözükse de aslında hiç bir zaman süreç bitmez. Karar verme sonsuz bir süreçtir! Çünkü o anda vermiş olduğunuz karar bütün geleceğinizi etkileyen bir karar olabilir. Basit bir karar bile olsa... Mesela seçmiş olduğumuz A bir elbise ise, bu geleceğinizi çok fazla etkilemeyecektir. Ama aldığımız kararlar mutlaka geleceğimize az ya da çok olsun bir etki bırakacaklardır. Bu kaçınılmaz !
 
*** 
 
Karar vermeyi zorlaştıran, en azından benim adıma, karar verirken, fazlaca kriterimin olması. Hele ki alacağım karar geleceğimi ya da ailemin geleceğini etkileyecek bir karar olunca durum daha da vahimleşebiliyor. Biliyorum ve itiraf ediyorum. Kabul. Ben bir kararsızım. Ama daha önce, yani çocukluğumdan bu yana alınan bazı kararların insanların hayatlarını nasıl etkilediklerini gördüm ya da bizzat yaşadım. Belki de bu yüzdendir bu kadar kararsız oluşum.
 
Böyle olmamam gerektiğini biliyorum. Alınmış karar, alınmamışlardan her zaman iyidir. Çok fazla kararsız olmak, insanları sıktığı gibi güven kaybına da yol açıyor. Bunun da farkındayım.
 
Siz siz olun doğru, çabuk ve bir kere karar verin. Ve aldığınız kararın her zaman arkasında olun ama asla arkaya bakmayın. Çünkü devamlı arkaya bakarak yürürseniz, bir gün tökezler ve düşersiniz. Aman diyim...
 
Emre C.
20/07/2010
11:26

Kaynakça:
1.Dönüşüm Konağı
2.TEPAV

3.Seçimler ve Biz

Dip Not: Bu blog Milliyet Blog'da Editör'den Öneriler sayfasında gösterilmektedir.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

Zamanı Durduranlar 1



Aşk engel tanımaz dedikleri bu olsa gerek...

Resim şuradan...

Bir Cuma

bir cumaydı
bir akşam üstü
annemin eli elimden düştü
gözleri nemli
sordum
hasret doğradım dedi

bir cumaydı
bir akşam üstü
annemin eli elimden düştü
beş aydı altı üstü
hasret doğrayan bıçak
paslanmaz değil mi
ana yüreği
yaşlanmaz değil mi

Emre C.

Pazartesi, Temmuz 12, 2010

Güneşin Kızı

Kırık dökük bir hayat yaşamıştı...

Oldukça çekingen, alıngan ve duygusaldı.

Şiirler yazardı...

Bazılarını kime yazdığını bile bilmezdi.

Sonra ağlardı kimi zaman. Odasında ve genellikle yorganın altında ve geceleri.

Saçma hayalleri vardı.

Saçma, çocukça hayaller...

Örneğin perilere inanırdı.

Çok saçma...

Çok çocukça...

Ama o inanırdı işte.

Bir gün bir perinin odasının balkonuna konacağını düşlerdi.

Sonra dünyalar güzeli peri usulca camı tıklatacaktı.

O hemen kapıyı açacak ve hayatına ışık dolacaktı.

''Kimsin sen'' diye soracaktı periye...

''Kimsin sen?''

''Güneşin kızıyım ben'' diyecekti peri gülümseyerek.

Eteklerinde umut olacaktı perinin...

Buram buram yaşam kokacaktı.

Aşkın canlı kanıtı olacaktı...

O, çocuğa aşkı anlatacaktı. Sevmeyi, fedakarlığı, bir olmayı...

Aşk ummanında boğulup boğulup tekrar dirilmeyi...

Ölüm nedir, yaşam nedir o zaman anlayacaktı çocuk.

Gerçek şiirler yazacaktı. Kaleminden kelimeler damlayacaktı saman kağıtlara.

Mis gibi kokan saman kağıtlar kelimelerle tutuşacaktı. Alev önce bütün odayı, sonra evi, Sonra da tüm evreni tutuşturacaktı.

Onlar tutuşacaktı...

Kızın elleri söndürecekti ateşi.

çocuk kızın buz gibi elleriyle yaşama dönecekti sonra.

Aşk, hayat, ölüm, sonbahar ve kış...

Ağlamak, gülmek, sevişmek, ilkbahar ve yaz...

Çocuğun her şeyi olacaktı dünyanın en güzel kızı...

Bir peri...

Kızın elleri buz gibiyken; gözleri sıcacık olacaktı...

Yumuşacık bakacaktı çocuğa.

Onun kahve çekirdeği gözlerine tanıyacaktı dünyayı.

Tüm bildiklerini sıfırlayıp, ''yapmam'' ''yapamam''ları unutup, yeniden doğacaktı...

Soğuk bir mart sabahı olacaktı ikinci doğum günü.

Çocuğun her şeyi olacaktı dünyanın en güzel kızı...

Bir peri...


***

Güzel hayalleri vardı...

Güzel, çocukça hayaller...

Perilere inanırdı...

Güzel bir perinin onun olacağını düşlerdi...

Bir gün hayatına o güzel peri düştü...

İyi ki hayal etmiş ve inanmışım diye düşündü...

Düşündü... Düşündü... Oturdu..

ve yazdı:


''Bir peri

Güneşin kızı''

06/07/2010
Emre C.

Cuma, Temmuz 02, 2010

Ben V

Bir maske takıyorum bugün yüzüme
Özgürlük için
Barış için
Bilmediğim bir ülkeye gidiyorum trenle
Son vagon bomba dolu
O bilmediğim ülkede
Duymadığım lisanda aşk şarkıları söylüyorum
Kel bir kız benimle dans ediyor
Sonra bir yağmur başlıyor derinden
O kız yağmurda ıslanırken anlıyorum
Ateşte yanmak ne demek
Ölüme göğüs geriyorum
Özgürlük için
Barış için

Bilmediğim bir ülkeye gidiyorum trenle
Son vagon bomba dolu
O bilmediğim ülkede
Mozart ben ve Orhan Veli
Bir rakı sofrası kuruyoruz
İçtikçe güzelleşirken
Aşktan da konuşuyoruz
Hava fişekler atılıyor birden
Özgürlük için
Barış için

Bilmediğim bir ülkeye gidiyorum trenle
Son vagon bomba dolu
O bilmediğim ülkede
Parlamento havaya uçuyor bir gün
İnsanlarda maske
Yığın yığın
Öbek öbek
Binlerce insan yürüyor sokaklarda
Özgürlük için
Barış için

Bilmediğim bir ülkeye gidiyorum trenle
Son vagon bomba dolu
O bilmediğim ülkede
İşte o bir vagon dolusu bomba patlıyor
Havai fişekler atılıyor
Gökyüzünde kocaman bir V harfi beliriyor
Özgürlük için
Barış için

Bilmediğim bir ülkeye gidiyorum trenle
Son vagon bomba dolu
O bilmediğim ülkede
Yüzümde bir maske
Ölüyorum
Özgürlük için
Barış için

Ben V

Not: Bu şiir ''V for Vendetta'' filminden sonra kaleme alınmıştır.

Perşembe, Temmuz 01, 2010

Ablamla Özendiğimiz Şeyler - I


Küçükken ablamla bir çok hayal kurardık. Bunların en temel kaynağı pek tabi Televizyon ve oradaki yabancı yapımlardı. Bu yazı dizisinde (eğer devam edebilirsem) kısa kısa ablamla hayalini kurduğumuz ''şeylerden'' bahsedeceğim.

1) Çalışma Odası - Kütüphane

Yabancı filmlerde, özelikle klasik olanlarında, zengin ailelerin 101 odalı evlerinde muhakak ki ailenin babası ya da reisi konumundaki kişisi için bir çalışma odası olurdu. Biz buna o kadar imrenerek bakardık ki anlatamam. Mesela şöyle bir sahne olurdu:

Yemekler yenilmiş olurdu. ( Yemekler upuzuuun masalarda yeniliyor tabi ki) Ardından evin reisi ya da babası konumundaki şahıs, hizmetçiler masayı toplamaya gelince, ''Kahvemi çalışma odama getirin'' derdi. Ya da bazı filmlerde ''Kahvemi Kütüphaneme getirin'' olurdu ki o zaman tadından yenmezdi. Bize de ağzımızın sularını silmek kalırdı.

O çalışma odaları ya da kütüphaneler de mutlaka şahane koltuklarla, kitaplıklarla, kitaplarla ve biblolarla süslenmiş olurdu. Eğer film, gerilim ya da esrarengiz bir filmse kitaplığın arkasından evin gizli bir yerine açılan bir geçit olurdu. Sadece belli kişilerin bildiği bir kitap aradan çekilir ve koca kitaplık dönerek yol verirdi. Bu kısma da bayılırdık.

Biz de neden bu kadar büyük etki bıraktığını inanın bilmiyorum. Ama hala ablamla bu konuda takılırız birbirimize. ''Abla kahvemi odama getir lütfen'' ya da ''Kahvelerimizi haydi kütüphanede alalım'' der ve gülüşürüz hınzırca. Yaşlarımız ne olursa olsun. Bu küçük anılar bizi hep çocukluğumuza götürür.

İkimiz de hala bu özlemi taşıyoruz biliyorum. O da ben de kitaplar biriktiriyoruz harıl harıl. Bir gün belki bu hayalimiz gerçek olabilir, kim bilir. Ama ben bu hayali ve bunu ablamla paylaşmayı çok seviyorum. Eminim ki o da aynı duyguları taşıyordur benimle.

(Ablama ithafen...)
Emre C.
 

Perşembe, Haziran 10, 2010

Güneşin Elleri Buz Gibiymiş Ne Tuhaf !


Eskişehir'imin sokaklarında geziyorum. Bir rüyada mıyım yoksa bir rüyadan henüz mü uyanmışım bilmeden. Ama zaten ne zaman bu şehrin sokaklarında geziyor olsam içim bir tuhaf oluyor. Kendime bile anlatmakta sıkıntı duyuyorum ki size nasıl anlatsam?

Ben bu şehire geldiğim zaman bazen akşam vakti oluyor. İnsanların hepsi hızlı hızlı bir yerlere yetişiyor. İşte o anda zamanı durdurup herkesle tek tek konuşmak istiyorum. Nereye gidiyorsunuz? Orada ne yapacaksınız? Bu tramvaya kaçıncı binişiniz? Hayattan beklentileriniz neler? Yoksa işte öylesine yaşayıp gidenlerden misiniz?

Ya da benim gibi böyle aklı bu kadar garip çalışan biri var mı merak ediyorum. Herkesin bir sıkıntısı var muhakkak. Ya işiyle, ya eviyle ya da okuluyla ilgili kafasında soru işaretleri var. Ama bunlara ek olarak bir de insanlığı, ilişkileri, yaşamı benim kadar kurcalayan birisi daha var mıdır? (Elbette var. Bütün bu romanları yazanlar, filmleri çekenler, şiirler yazanlar, resimleri yapanlar bu kaygıyı güdenlerdir.)

***

Şehirde dolaşırken nedense herkes beni seyrediyormuş gibi geliyor. Çok garip. Sanki usta bir tiyatro yazarının karakteri gibiyim. Rolüm yazılmış. Ezberim elime tutuşturulmuş. Ezberliyorum ve oynamaya çalışıyorum. Üstelik tekrar oynama ya da bu role önceden hazırlık yapma şansım da yok. Kağıtlar elimde. Her sayfada yeni bir insanla tanışıyorum. Fakat tiyatro yazarı bana kesinlikle yardım etmiyor. Tüm bu yeni karakterleri benim tanımam lazım. Üstelik onlar da oyuncu. Belki farkındalar veya belki de değiller bu muazzam oyunun içinde olduklarından. Çünkü dünya öyle ustaca kurgulanmış ki (yüce yaradana saygılarımla) herşey çok gerçek. Elmalar tam da elma gibi. Bardaklar çok fazla kumdan ve kırıldığında elimizi kesiyor ve akan kan çok kırmızı.

Şehirde dolanırken ve aklımdan bunlar geçerken Haller' e uğruyorum. En sevdiğim mekan. Tam da sevdiğim insanla baş başa kalmak istediğim yer. Fakat şimdilik yalnızım. Meraklı gözlerle etrafı süzüyorum. Gene aynı keşmekeş. Aynı deli sorular beynime üşüşüyor. Çiftler.. Arkadaş gurupları..Aileler..Dükkanlar..O dükkanlardaki satıcılar..Hepsinin ayrı ayrı hayatları var ama bazılarınınki bir yerlerde kesişmiş. Peki ya kesişmeseydi? Tesadüflere inanır mısınız? Ya da kadere? Kader nedir sizce? Başımıza gelenlerin toplamı mı yoksa inandığımız ve belki de inanmak istediğimiz bir kavram mı?

Şekerli bir Türk kahvesi söylüyorum (en sevdiğim). O mekanda tek yalnız benim. Hemen çaprazımda orta yaşlı bir çift var. Karşımda ise genç bir çift. Arkamda, sağımda, solumda başka kalabalıklar da var ama onları süzmüyorum. Kahvem geliyor. İçiyor, içiyorum. Düşünceler asla durmuyor. Düşünüyor, düşünüyorum. Bu kahveyi neden bu kadar seviyorum? Ya da herhangi bir şeyi neden severiz? Bu sevgimize karşılık bekler miyiz? Sanırım hayır. Örneğin kahve içmeyi severiz ama onun da bizi sevmesini beklemeyiz asla. En fazla çeşitli şekillerle bizi büyülü dünyalara taşımasını isteriz.

Fallar...

Aslında hepimiz biliyoruz falın hiç bir şekilde geleceği yansıtamayacağını. Çünkü kader gerçek olsa bile gelecek asla sabit değildir. Her an yeniden yazılmaya namzettir. Bir olay olur ve kafanızdaki düşünceler şekilleniverir. Bu başka bir olayı tetikler ve siz bir bakmışsınız aklınızda hayalinizde olmaya bir geleceğe gidiyorsunuz. Ama bu da yarın değişebilir. Çok garip değil mi?

Kahvem bitmiş ve kapatmışım. Hatta soğumuş bile. Açıyorum ve kendi falıma bakıyorum. Yüreğim mi kabarmış ne? Bir kahve falı işte çoğu zaman bu cümle ile başlar. Nedense genelde hep tutar. Çünkü hayatından memnun olan çok az sayıda insan vardır. İnsanların yüreği hep kabarıktır. Hepsinin dertleri kendilerince çok büyük; mutlulukları da yetersizdir. Kaldı ki mutlu olsak bile bunun ne zaman biteceğini düşünürüz hep. Şöyle deriz içimizden ''Haydi mutluluk yitip git artık ki ben de sonsuz hüznüme geri döneyim'' Farkında olmadan bir üzüm salkımı gibi mutluluğu tüketiriz. Tamam kabul ediyorum dünyada hiç bir şey sonsuz değilidir ve her şey yitip gitmeye ve tükenmeye mahkumdur ama biz mutluluk konusunda biraz aceleciyiz. Hemen bitmeli ve hüzünlerimize geri dönmeliyiz. Mutluluk bizim için hep bir numara büyük bir elbise gibidir. Bol gelir hemen çıkartır atarız. Oysa onu o kadar çok beklemişizdir ki ve belki de sahiden haketmişizdir de. Sabırla doğru anı kollamışızdır. Bulunca o şeyi, anlamışızdır mutluluk bu olmalı diye. Ama insan yanlarımız, ama şu garip anlatılması güç kimyamız öyle bir çalkanmaya başlar ki içimizde, sanırız ki içimiz dışımıza çıkacak ve bu mutluluğu elimizden alıp gidiverecek.

Bazen de şu olur: Fazla iyi gelir herşey. ''Yok'' deriz. "Bu kadar muntazam olmamalı". Bir yerden mutlaka bir şey çıkacak. Yani o anın, o şeyin tadını çıkarmak yerine kusur aramaya başlarız. Ne yaptım da hakettim bu mutluluğu ben? Ne zaman elimden kaçıverecek? Ya gene eski mutsuz günlerime dönersem? Soruların ardı arkası kesilmez. Bence boşverin soruları. O ana odaklanın. Zevk alın. Haydi diyelim ki elinizden alınacak bu mutluluk. Eee ne yapalım? Giderse de gider. Siz şu an mutlu musunuz? Mutlusunuz. Bu ne anlama gelir aynı zamanda? İleride de olabilirsiniz. Çünkü artık bunu yaşadınız ve hazırlıklısınız. Boşverin kaçarsa kaçsın mutluluk. Çünkü bir insan hiç bir zaman sadece bir kez mutlu olmaz!

***

Bir kahve falından bu kadar şey kurgulamam garip geliyor. Hemen hesabı isteyip kalkıyorum. Şehrin caddelerine geri dönüyorum. Fakat içimde garip bir his var. Sanki ilkokul öğretmenim arkamdan yanaşacak ve kulağımı çekecek gibi. ''512 Emre ne yapıyorsun burada?'' ve ben o öğrenci psikolojisini çoktan atlattığımdan pişkin bir cevap yapıştıracağım ''Ne yapıyor gibi görünüyorum. Yürüyorum işte. Hem sanane bundan. Gezmek, tozmak suç mu? O verdiğiniz ödevi yapalı onseneler geçmiş hocam. Şimdi hayat bana ödevler veriyor ve hayat sizden daha iyi bir öğretmen! Hemen eklemem lazım. Sizi hiç sevmemiştim.'' Çok bozulup uzaklaştığı bir sahne düşlüyorum sonra...

Bu hayalin kahvenin verdiği tadı bozmasına izin vermemeliyim diyerek, gezip tozmaya devam ediyorum. Bir alış veriş merkezinin önüne geliyorum. İçeri dalıyorum. Yürüyen merdivenlerden çıkıyorum. İçimden de bu binanın dizaynını yapana okkalı bir küfür geçiyor. En üste kata çıkıyorum. Çünkü orada sinema var ve sinema hayat demek. Ne zamandır merak ettiğim bir filme bir öğrenci bileti alıyorum (sadece hayat öğrencisi olduğumdan değil aynı zamanda yüksek lisans öğrencisiyim). Filmle ilgili yüksek beklenti içindeyim.

Yerime kuruluyorum. Salon çok ufak. Hatta bir evin salonunda izler gibiyiz filmi. O kadar samimi bir ortam oluşmuş ki en başta oturan hanfendi birazdan çay servisi yapacak gibi geliyor bana. Yapmıyor tabi ki ama umut etmiştim ve biraz içerliyorum. Film başlıyor. Eh fena değil gibi. Fakat birden perde kararıyor. İçerisi zifir karanlık. İnsanlar cık cık çekiyor ama sonra o sesler de azalıyor. Ben de arkama sağıma soluma bakıyorum ama dedim ya zifiri karanlık. Sonra perdede bir ışık beliriyor. Güneşin doğuşu gibi diyeceğim ama gerçekten güneşin doğuşu. Bir güneş doğuyor ki Allah'ım ne kadar sarı ve güzel. Tüm salon aydınlanıyor. Farkediyorum ki benden başka kimse yok o anda salonda. Bir hayal bu biliyorum ama aldırmıyorum. Güneş yükseliyor ve perdenin tam ortasında duruyor. Sanıyorum ki o perde benim hayatım ve güneş de tam ortasında. Güneşten başka hiçbir şey yok. Sanıyorum ki o perde benim zihnim ve güneşten başka şey düşünemiyorum. Bir ara ışık o kadar parlıyor ki güneş gözlerimi alıyor. Ellerimle gözlerimi kapatıyorum. Sonra ışık hafifliyor güneş kayboluyor ve bir film başlıyor. Merakla izlemeye koyuluyorum. Fakat çok tuhaf! İzlediğim sahne bir sinema salonunda geçiyor ve oradakiler de bir film seyrediyorlar. Merakım iki katına çıkıyor. Kalp atışlarım hızlanıyor. Yerimde doğruluyorum. Film şöyle devam ediyor:

Dediğim gibi bir sinema salonu. Tek tük insanlar var. Salon benim şu an olduğum salon gibi ufak ama daha aydınlık. Kamera tek tek insanları gösteriyor bana. Yaşlı bir çift var en önde. Sonraki sıra boş. Bir sonraki sırada yan yana iki çift var. Sevgili gibi duruyorlar. Arkalarında iki erkek oturuyor. En arkada ise üç genç kız. Kamera tek tek suratlarını gösteriyor bana. Hiç birisini tanımıyorum. Herkes çok yabancı. Sonra kamera arka sıradan tekrar önlere doğru süzülüyor. Bir çiftin tam karşısında duruyor. Çift biraz mesafeli gibi. Ama çift olduklarına eminim çünkü bunu biraz anlayacak kadar hayat dersini almıştım (seçmeli bir dersti). Yüzlerine perdeden yansıyan ışıklar vuruyor fakat kız daha aydınlık sanki. Hayır, oturduğu konumdan değil. Bu sanki ona has bir aydınlıkmış gibi. Güneş gibi. Erkek ise ay gibi daha çok. Kızdan gelen ışığı yansıtıyor sanki. Ama ikisi de mutlu görünüyorlar. Sonra fısıldaşmalar başlıyor aralarında. Oğlan kıza birşeyler söylüyor. Kız gülümsüyor. Ne dediğini duyamıyorum. Of keşke geri alma şansım olsaydı. Ama demekki daha dikkatli olmalıyım. Hayat gibi belki de bu filmin de geri sarma düğmesi yoktur!

Biraz sonra ikisinin de iç seslerini duyuyoruz. Fakat yönetmen belli ki bu bölümde bize oğlanın iç sesini vermek istiyor. Halbuki diyorum içimden kızınkini de verseydi daha güzel olurdu. Ama yönetmen o ve bir bildiği muhakkak vardır. Oğlan yerinde duramıyor sanki. Ne ki onun sorunu? İç sesi bize herşeyi anlatıyor.:

-Ne kadar da güzel bir kız. Allahım ne kadar mutluyum. Onunla sinemaya geldim. Kabul ediyorum film berbat ama olsun onun yanında olmak ne hoş bir şey.

-Acaba o da mutlu mu? Dur sorayım.... evet o da mutluymuş. Yaşasın. ..eyvah ya beni kırmamak için öyle söylediyse...yok o yalan söylemez..güneşim o benim..

-Şimdi ne düşünüyor ki acaba.. film de gittikçe kötü olmaya başladı....of ilk bölüm bitse bari... ne kadar ünlü oyuncu varsa doldurmuşlar filme... ve hepsi de figuran gibi olmuş yazık..!

-Acaba ileride de böyle sinemaya gelir miyiz? İster mi bir "ilerisi" olsun? Neden istemesin ki? Şimdiye kadar herşey çok iyi gitti.

-Of filmden iyice sıkıldım. Hastayım belki ondan mı? Boğazım da kuruyor. Ona baksam mı?...Baktım.. Çok güzel.. Çok tatlı..

-İtiraf ediyorum. Elini tutmak istiyorum. Biliyorum henüz erken ama istiyorum işte. Çocuk gibiyim. Yok aslında değilim. Aşk beni çocuklaştırdı.

-Tutsam ters mi teper? Beni yanlış anlamasından korkuyorum. Ama ya ters tepmezse ve o da elimi tutarsa?

Çocuk bu düşüncelerle boğuşuyorken film arası oluyor. Onların izlediği değil ama benim izlediğim çok heyecanlı geliyor bana. Daha önce kim bilir kaç kişinin başına gelen hadisler. İlk defa sevdiğini söylemek, ilk defa elini tutmak, ilk öpücük.. Hepsi aşkın adımları. Ama bunları öyle bir zamanlamayla yapmalısınız ki, iki taraf da hazır olmalı. Yoksa karşı taraf sizi başka türlü algılayabilir ki bu en fenası olur.

Filmin ikinci yarısı başlamak üzereyken çocuk sonsuz bir cesaretle soruyor. ''Elini tutabilir miyim?'' Aslında böyle bir soru sorulmaz. Ya tutarsın. Ya tutmazsın. Ya bunun vakti gelmiştir, iki taraf da sinyaller verir. Ya da vakti gelmemiştir, cesaret bile edemezsin. Ama bu filmdeki çocuk hakikaten tuhaf! Böyle bir soru sorulmaz ama soruyor işte. Fakat kız o kadar iyi ki.. O kadar güzel ki.. Çocuğu kıskanıyorum adeta. (belki bir gün benim de...belki?) Bir anda kız elini uzatıyor. Herşey bir anda oluyor. Sanki hayat onların el ele tutuşmasını beklermiş gibi. Sanki onlar el ele tutuşamak için yaratılmışlar gibi...

Film sürüp gidiyor. Fakat çocuğun filmle alakası falan kalmıyor. Ara ara başını yukarı kaldırıp Tanrıya şükrediyor:

-Allahım daha mutlu olamam herhalde. N'olur bu mutluluk sonsuza dek sürsün. Daha fazlasını istemiyorum. Daha fazlasını beklemiyorum. Bu bile yetti bana. Nasıl olsa bir gün şu canımı alacaksın ya göğsümden. O şimdi olsun. Güneşimin yanındayken ve elleri ellerimin arasındayken ölebilirim. Gözlerimi sımsıkı kapatırım. Son kez bildiğim sureleri okurum. Şahadet getiririm ve ölürüm. Ama ölmemem gerek. Yok hayır! Ondan ayrılmış olurum o zaman. Yok Tanrım vazgeçtim ben. Sonra ölmek istiyorum. Biliyorum Tanrıyla pazarlık olmaz ama bir kaç kez daha fırsatım olsun ve o pamuğumsu elleri tekrar tutabileyim.

-Parmakları incenik ve kemikli. Sipariş versem bu kadar olur sanki. Tam hayalimdeki eller. Fakat ne garip Güneşin elleri buz gibi. Oysa gözleri sımsıcaktı. Fakat gerçekten ne garip güneşin elleri buz gibi. Oysa saçları ne kadar da sarıydı. Omzuma değdikçe yaktılar omuzlarımı ve tüm bedenimi. Bu aşk olmalı. Değilse nedir ?

-Ellerimi hiç bırakmasın istiyorum. Sonsuza dek tutsun. Biraz sıkılırsa bıraksın sonra özlesin tekrar tutsun. Çok şey mi istiyorum Allahım?

-Hala ellerimi bırakmadı. İstemese bırakırdı öyle değil mi ya? Yani meraktan da tutmuş olabilirdi. Ne hissedeceğini merak etmiştir ve tutmuştur. Sonra bir bahaneyle bırakabilirdi. Ama film bitecek neredeyse. (film mi o da ne?) ve hala bırakmadı.

***

Fim bitiyor. Yani onların izlediği film. Fakat sanırım benim izledğim bu film de bitiyor. Perde yeniden kararıyor. Ortalık yeniden zifiri karanlık. Sonra perdenin tam ortasında güneş yeniden beliriyor. Yavaş yavaş batıyor sonra. Nedense içime bir hüzün çöküyor. Birden en başta izlediğim filme dönüyorum. Hani ilk başta bilet alıp; (öğrenci hani) girdiğim gerçek filme. Fakat kısa süre sonra bu film de bitiyor. Neredeyse ikinci yarısını kaçırdığım için hiç bir şey anlamamış oluyorum ama olsun. Benim (sadece benim) izlediğim film daha güzeldi. O filmin başrolünde iki tane pırlanta gibi genç vardı. Hayalleri, umutları olan..her genç gibi. Kalpleri ne kadar temizdi şimdi anlıyorum. Birbirlerini seviyorlardı eminim. Fakat o filmin başı ya da sonu neydi acaba.? Bunu merak etsem de izlediğim kadarı bile bana müthiş zevk verdi diyorum kendi kendime. Salondan çıkıp sokaklara dönüyorum.

Işıklardan geçiyorum. İki yanımdan hızlı hızlı çiftler geçiyor. Kim bilir nedir telaşları? Sokaklar dolu. Hava güzel. Beni evime götürecek dolmuşlara geliyorum. En sevdiğim yer olan, nedense, en öne oturuyorum. Tanıdık bir kızı görüyor gibi oluyorum binerken ama o selam vermeyince ben de vermiyorum. Yol fazla uzun değil. Evime varıyorum. Yolda fazla bir şey düşünemiyorum. Yeterince kafamı yordum sanırım.

"Müsait bir yerde" deyip iniyorum dolmuştan. Fakat gerçekten en müsait yer burası mı kestiremiyorum. Neyse evime geliyorum. Kapıyı annem açıyor. Sarılıyorum. Şaşırmıyor, bırakmıyor, sormuyor! Sadece bütün anne şefkatiyle sarılıyor. Sonra babama selam veriyorum. Öpüşüyoruz. İki çocukları da şehir dışında olduklarından bu gelip gitmeler bizi hem üzüyor hem mutlu ediyor. Ama büyüyoruz değil mi? Ama bir gün bu ayrılıklar olacaktı biliyoruz değil mi?

Odama geçiyorum. Bilgisayarımı açıyorum. Bir kaç saat oyalanıp yatmaya karar veriyorum. Dişlerimi fırçalıyorum. Işığı söndürüyorum. Biraz sonra gözlerim karanlığa alışıyor. İnsan vücudu ne garip diyorum içimden. Herşeye ve her ortama mükemmel hızda uyum sağlayabiliyor. Yatağa uzanıyorum. Aklıma bugün başıma gelenler üşüşüyor. Uykum fazlasıyla geliyor. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Birden tekrar etmeye başlıyorum.

O filmdeki çocuk ne kadar da şanslı. Güneşini bulmuş ve onu ne kadar çok seviyor. Sonra kızı düşünüyorum. O da ne kadar şanslı. Kendisini bu kadar çok seven birisi var ve sevdiğini söylemekten asla utanmayan-sıkılmayan birisi. Çocuk ne kadar şanslı. Kız da onu seviyor galiba filmden anladığım kadarıyla. Seven bir kız kutsaldır ve asla incitilmemesi gereklidir. Çünkü bir kadın sevmişse asla unutmaz, asla utanmaz ve asla ihanet etmez. (istisnalar hariç) Kız ne kadar da şanslı diyorum içimden. Çünkü gerçekten seven bir erkek de asla vazgeçmez, asla yıkılmaz ve asla aldatmaz. (istisnalar hariç) Sonra farkediyorum ki bu filmin yönetmeni bundan sonra zaman olacak. Neler olup biteceğini zaman gösterecek. Bu iki şanslı insana gıpta ederken uykum çok fazla geliyor. Ve uyuyorum. Ama uyur halde tekrar ediyorum

kız ne kadar şanslı

çocuk ne kadar şanslı

kız ne kadar şanslı

çocuk ne kadar....

Emre C. 22/03/2009 15:11
Not: Resim şuradan...

Çocuklar...

Çocuklar karanlıkta giden yolcular
gibidirler. Işık tutmazsanız yollarını bulamazlar !

Çarşamba, Haziran 02, 2010

Sesli Harflerin Göçü

Sesli harfleri olmayan bir aşk yaşıyorduk seninle
Sen bana ''aşkm'' diyordun
"I" birden alınıyordu
Ben onu teselli edeyim derken
Sen bana ''cnm'' diyordun
"A" ve "I" koşarak uzaklaşırken
Ben "E" ve "U" ağlıyorduk
Sen bana ''bitanm'' diyordun
Avucumda bir "O" ve
Sessiz bir "U" kalıyordu
Sen bana ''ölrm'' diyordun
Oysa yaşamak lazımken
İnadına ve çocukça
"Ü" ve "U"yu birbirine sarılırken
Görüyordum ve üzülüyordum
Sen bana ''sevyrm'' diyordun
Issız bir adaya göçüyordu
Tüm sesli harfler ve giderken
Bir kaç sessiz harfi de alarak
Aşkımızın alfebesi öksüz kalıyordu
Sana artk içinde sesli harfler olmayan
ve yarım yamalak yazılar kurabilirim
E artık elimden ne gelirse
ne gelirse ?

Emre C.

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

Seviyorum Seni

İsrail'in yardım gemilerini vurduğu haberiyle güne başlamıştım. İşyerinde devamlı bu haberi takip ediyorum. (hala..) Fakat şimdilik o konuyla ilgili bir yazı değil bu.


Ben ise işim gücüm arasında biraz şiir okuma ihtiyacı duydum. (nedense) Sonra Nazım Hikmet'in Seviyorum Seni şiirini okudum. Bir kez daha çarpıldım. Tokat gibi bir şiir. Yüreğime atom bombası gibi düştü. Hemen çıktısını alıp eşime götürdüm. Ona kendi şiirlerimi ve yazılarımı götürürdüm zamansız. İlk defa başka bir şairin yazısını götürdüm ona. İçim biraz buruk verdim elimdeki beyaz kağıdı. Çünkü o satırlar benim değildi. Nazım Hikmet sevdiği kadına yazmıştı onları. Ama şiirler yazıldıktan sonra herkesindir (öyle midir?yoksa şiirler yazana/yazılana mı aittir sadece?) mantığı güderek vermek istedim. O da okusun istedim. Oradaki cümleler benim değildi ama ben söylüyormuşum gibi hissetsin istedim. Teşekkür ederken bana: ''Ama o kelimeler bana ait değil, keşke bu kadar güzel yazabilseydim'' dedim. ''Olsun senin yazdıkların benim için en güzelleri'' dedi. Mutlu oldum birden. Şiirlerimi/yazılarımı bir kişi bile beğeniyor olsa (ki o kişi dünyalara bedel) yeter bana. Ama en başta ben kendimle konuşmak için yazmaya başlamamış mıydım? Yani en temelde ben kendim için yazıyordum. Başkalarının beğenileri bir ''ekstra'' idi benim için...


Yazmak çok güzel. Şiir yazmak bambaşka bir sanat. Çünkü şiir, yazı gibi değil. Ayrı bir ritmi/melodisi var. Ama elimden geldiğince şiir yazmayı da seviyorum. Biliyorum ki öğrenmem gereken pek çok şey var yazı ve şiire, ya da edebiyata, dair. Ama yılmıyorum. Okuyorum, deniyorum... Olmayınca tekrar okuyorum. Biraz biraz oldukça mutlu oluyorum. En iyisi olacağım diye bir iddiam yok. Ama ''sade'' olmak gibi bir kaygım var. Lafın özü yazmayı ve yazarken kelimlerin arasında nefes almayı seviyorum. Aslında ben yaşamayı seviyorum. Seviyorum...

Emre C.

ve o şiiri de verelim:

Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi

Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi

Ağır posta paketini
neyin nesi belirsiz
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi

Seviyorum seni
denizi ilk defa uçakla geçer gibi

İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldayan birşeyler gibi

Seviyorum seni
Yaşıyoruz çok şükür der gibi.

Nazım Hikmet Ran 

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

Otobüs Durağı

 
zihnimin otobüs duraklarında beklemiştim seni...
 
                                                                      soğuk, karanlık ve dört bir yanı sensizlikle kaplı..

kuş uçmaz kervan geçmez duraklarda özlemiştim seni. daha sana hiç kavuşmadan.

                                     gözlerimi soğuktan korumak için kısardım.

ve yalnızlığımı dolduracak kadını düşlerdim. hayalimde hiç bir şekil olmazdı. iyi huylu bir melek kurardım. onun sen olacağını bilmeden.

                                                         hep bekliyordum o durakta. hep istiyordum. ne isteğimi biliyor fakat; zamanını kestiremiyordum. akrep ve yelkovanın ne zaman seni göstereceğini, ne zaman guguk kuşlarının kulağıma adını fısıldayacağını bilmiyordum. ama bekliyordum işte..

                       yorgundum belki de. ya da hiç bir şey yaşamamış olmaktı beni yoran. suskundum. gözüm ufukta, içinde seni taşıyan otobüsün geleceği yöne bakıyordum. az kalmıştı hissediyordum...

                                                               çok az kalmıştı..
 

Emre C.

Salı, Mayıs 04, 2010

Melek Yüzlü Şeytan


 
Melek yüzlü bir şeytanım ben. Kötülüğün yer yüzündeki bekçisi...

Uzun yıllardır yaşarım bu topraklarda. Siz deyin bin ben diyeyim on bin...

Çok insanlar tanıdım. Çok insanlar gördüm. Çoğunu yoldan çıkardım, başını döndürdüm, sarhoş ettim, aşık ettim..

İnsanlar ''aşk tanrısı eros'' diye birşey uydurmuşlar. Oysa tanrı tektir. Bilirim. Ama aşık eden benim insanları. Aşk benim işim. Ayrılıklarsa başka mevzu...

Çok yer gezdim. Binlerce kez öldüm. Binlerce kez doğdum. Ruhum çok insanı dolaştı. Hala da dolaşmakta. değişmeyen tek şey: melek yüzlü şeytan oluşum...

Melek yüzüme kanar insanlar benim. Aldanır, inanıverir. Bense hainin tekiyim oysa. İhanet, adam kandırmaca, sahtekarlık benim ustalık alanıma girer...

Dünyada ne kadar kötülük varsa benden bilin siz. Günah keçisiyim ben. Günahkarım. Günahın ta kendisiyim. Kötüyüm ben. Kötülük benim göbek adım...

Kah en derinlerde balıklarla yüzerim, kah en yükseklerde kartallarla savaşırım. Başka işim gücüm yok. Kendimi eğlerim. Canım ne isterse onu yaparım...

Her mahlukatın bir yaradılış sebebi var şu dünyada. Benimkisi muzurluk etmek. Muzurluk biraz ''masum'' kaldı ama olsun...

Canımın istediğini söylerim ben. Söverim. Hem de düm düz giderim alayına. Ağzım bozuktur. İçim fesattır. Kurnazımdır. Kalbim nefret ve kin tohumlarıyla doludur.

Saçarım o tohumları yer yüzüne. Eğer kin bu topraklarda bitmiyorsa bendendir. Kindarları çok severim. Kindarım.

Hem melek hem şeytanım ben. Hangi yüzümü göstermek istersem onu gösteririm. İstersem insanlar çok sever beni. İstersem de nefret ederler benden. Yaparım...

Kafatasımı ikiye bölse biri sağ kısımdan mavi ışıklar çıkar. Melek yanımdır benim. Sol kısımdan ise koyu katran akar ki; kötülüklerim buradandır...

Ama eni konu bir canlıyım ben. Bir sonum var herkes gibi. Mutlaka bu topraklardan da göçeceğim...

Sonum ne olur bilinmez. Ama şimdilik kötülük etmeye devam ediyorum. İnsanlarsa pek cahil ! Hemen aldanıyorlar bana...

Yaptığım kötülüklerin arkasında imza bırakırım ben. Melek yüzlü şeytan diye...

Çünkü ben melek

yüzlü

bir

şeytanım...



Emre C.-Eskişehir