Cuma, Aralık 07, 2012

Umut Hep Var

Olur böyle zamanlar.

Gelir ve geçer.

Sonra gün olur, tekrar gelir.

ve sarar bütün benliğinizi,

sizi

aslında ruhunuzu...

***


Bu durum nötr olmak gibi. Siyah ya da beyaz yerine gri olmak, soğuk sıcak değil de ılık, aslında tam anlamıyla sıfır olmak gibi. Yalnız olmak veya yalnız hissetmek gibi...

Bir şeyler olur. Bir şeyler ters gider. Hayatın istediğiniz gibi gitmediği bir dönemdesinizdir. Üzülürsünüz. Hem de çok. Elinizden çoğu zaman bir şey gelmez. İçinize kapanırsınız. Karanlıklara sığınmak istersiniz. Gölgelere sarılmak ve onlarla uyumak. Sonra bir an gelir uyanmak istesiniz de uyanamazsınız. Gölgeler eteklerinizden çekiştirir.

Uzaklardan içli bir şarkı duyarsınız. Gene gözleriniz dolar. Nihayet ağlarsınız. Siz ağlarsınız. Ağlamak istemesiniz de hıçkıra hıçkıra ağlarsınız. Göz yaşlarınız eskimiş halınıza damlarken nefes alış verişleriniz yavaşlar...

tik tak tik tak...

Saatin sesi odayı doldurur:

tik ve tak

tik tak - tik tak...

Ayağa kalkıp cama yönelirsiniz. Odanın ışıkları kapalıdır ve perdeleri sonuna kadar açarsınız. Evin içinde bir rüzgar dolaşır. Size çok alaturka gelir ama aldırmazsınız.

Tam bu sırada çocukluğunuzdan bir anı üşüşür yorgun zihninize. Onu buyur edip en güzel köşeye koyarsınız. Tozlarını üfler ve odanın camından bu görüntüyü izlemeye koyulursunuz....

''Küçük bir çocuksunuzdur. Mutlu, neşeli, kıpır kıpır. Arkadaşlarınızla top oynuyorsunuzdur. O kadar coşkulu oynuyorsunuzdur ki; bütün mahalle sizin kahkahalarınızla ve bağırışlarınızla inlemektedir. Sonra oyununun bir anında takılıp düşersiniz. Az evvelki neşeden eser kalmamıştır. Ağlamaya başlamışsınızdır. Tıpkı biraz önce olduğu gibi. Bu çocuğu izlerken tekrar hüzünlenirsiniz. Kendinizi ağlamamak için zor tutarsınız. Ama sonra çocuğa yani size doğru uzanan bir el görürsünüz. Kimin eli olduğu mühim değildir. Hayatın elidir bu. Önce düşürmüş ağlatmış, sonra el vermiş ve sizi ayağa kaldırmıştır. Etrafınızı arkadaşlarınız sarar. Kimisi şakayla karışık, kimisi gerçekten yardım eder. Uzatılan elleri sıkıca tutarsınız. Birkaçı üstünüzü başınızı silmenize de yardım eder. Sevinirsiniz. Gülmeye başlarsınız ve oyuna dönüp tekrar kendinizi kaptırırsınız... ''

Odanın camında en son, mutlu, koşan bir çocuk görüntüsü kalır. Sonra cam birden buğulanır ve görüntü kaybolur. Bir anlık da olsa aslında anlamışsınızdır. İşte hayat da bunun gibidir. Bir oyundur. Coşkuyla oynamak, hiç durmadan koşmak istersiniz. Tökezleyince ağlarsınız. Aslında sizler büyüdüğünü sanan fakat hiç bir zaman büyümeyecek çocuklarsınızdır. Birileri kaldırmasa saatlerce oturup ağlamak istersiniz. Ama korkmayın mutlaka bir kaldıran olur. o cesur çocuk etrafınızda bir yerlerde. Sizi seviyor ve size ilk elini uzatan o olacak. Umudunuzu yitirmeyin ve unutmayın: Umut hep var...


Emre C.
 

Pazartesi, Eylül 03, 2012

Biz Ne Kadar Sabırlı Milletiz

Söze başlamak zor. Çünkü kafam çok karışık. Tıpkı ülkemin içinde bulunduğu durum gibi....
***

Bu ülkeyi hepimiz seviyoruz. Gerçekten vatanımız cennet. Ama nedense şu topraklardan kan kokusu bir türlü uzaklaşmadı. Yanılmıyorsam son üç-dört aydır her gün Şehit haberleri alıyoruz. Yüreklerimiz dağlanıyor. Ben de dahil çoğumuzun psikolojisi bozuldu. Ben bu duruma bir de 17 ağustos depreminde düşmüştüm. O enkazların altında kalan insanları izlemek beni çok üzmüştü. Şimdi şer odaklı güçler ülkemizi bir enkaza çevirmeye  çalışıyor. Aslında sorun sadece ülkemizle de alakalı değil. Ortadoğu yanıyor. Arap baharı tüm bu  coğrafyayı sardı. Bu bahardan etkilenmeyen iki ülke kaldı bu coğrafyada. Türkiye ve İran. Oynanan oyunlarla bu iki ülke de ateşe çekilmeye çalışılıyor. Bu yangın nasıl dinecek? Kim söndürecek? Yoksa tamamen yanıp kül olmasını mı izleyecek tüm dünya?

***

Ülkemizi seven vatandaşlarız biz. Vergimizi veren, elektrik-su-doğalgaz borçlarını gününü aksatmadan ödemeye çalışan, devletine saygılı milletine bağlı, Ramazanda orucunu tutan, el açana yardım eden, yoksulları gözeten, ağlayanla ağlayan, gülenle gülen bir toplumuz. Irk olarak bahsetmiyorum. Toplum olarak bahsediyorum. Türkiyede yaşayan insanlardan. Yeri geldiğinde esip gürleriz, yer geldiğinde süt dökmüş kedi gibi oluruz. İstisnaları getirmeyin aklınıza. Toplumu genel olarak düşünmeye çalışın. Biz öyle bir toplumuz ki kızdığımızda dağları eritiriz. Denizleri dökeriz uzaya. Dünyayı sallarız. Ama yeter ki el ele verlim. Gönül - gönüle olalım. Yeter ki isteyelim...

Son yıllarda yapılan ve yapılmaya çalışılan en önemli çalışmalardan biri içimizdeki bu isteği, bu ateşi söndürmeye yönelik. Birileri toplum olarak bizi tembelleştirmeye çalışıyor. Çünkü biliyorlar istersek neler başardığımızı. Bilinçaltımıza işlendi yıllardır. Biz yapamayız, biz edemeyiz.  Hayır! Nasıl yapamazmışız, nasıl başaramazmışız? Şanlı tarihimize bir baksınlar neler başardığımızı görürler. Görürüz...

***

Zor günlerden geçiyoruz. Diyeceksiniz; toplum olarak ne zaman kolay günümüz oldu ki? Ama bu toprakların üzerinde oturmak kolay değil ! Madem ele geçirmişiz buraları, bunun da bir vergisi olacak. Biz o vergiyi kanla, gözyaşıyla, Mehmetlerimizle ödedik, ödüyoruz. Anadolu ve Orta doğu  öyle topraklar ki; üzerinde savaş eksik olmamış. Tüm zamanlarda bu topraklarda savaşlar olmuş, olacaktır da. Çünkü yeryüzündeki cennet buralar. İklimi, yer altı ve yer üstü kaynakları, denizleri, ırmakları, gölleri kısacası herşeyiyle cennet. O- yüzdendir ki herkes ele geçirmeye çalışmış. Ele geçiremese de hakimiyet kurmaya çalışmış. Günümüzde olanlara da bu perspektiften bakmakta yarar var.

***

Benim gücüme giden başka bir konu daha var. Demiştim ya bizler iyi vatandaşlarız diye. Çünkü vergimizi veririz, oğlumuzu askere davullu zurnalı göndeririz, az maaşa yetinir, evmizde isyan ederiz. Çalmadan, çırpmadan, devlete dil uzatmadan yaşayıp gideriz. Ama faturanın günü geçince ceza-faiz yeriz, kredi kartı borcunu  ödemezsek eve haciz gelir ve belki hapislere düşeriz. Askerde yok yere tokat yeriz, komutanlar bize böcek kadar bile değer vermez, ezerler de ezerler. Aldığımız zamlar enflasyonda eriyip gider. Kimileri banka hortumlar, biri birine kitap atar, kriz olur, faturasını biz öderiz. Her gün şehit haberleri alırız. Ya da oğlumuzu, damadımızı,  babamızı şehit veririz. Vatan sağolsun deriz, içimize ağlarız. Ama birileri alenen terör örgütünün propagandasını yapar, gider bayramda sarılır bir şey olmaz.  Dağda binlerce askerimizi şehit eden teröristler affedilir, iş verilir. Benim gencim KPSS' den puan alacağım diye dershanelerde çürür, heba olur. Doğuda elektrik parası ödemezler, bizden alırlar. Gene ses etmeyiz. Yahu biz ne kadar sabırlı milletmişiz böyle? Biz ne cefakar, ne vefakar milletiz. İşte ben bu yüzden seviyorum ülkemi, insanlarından ötürü.

Çok sabırılyızdır biz. Ne savaşlar, ne yokluklar, ne felakatler gördük, atlattık. Ama sabrımız taştı mı, e bir de taştı mı o zaman durmasın kimse önümüzde !!! Çünkü taşan ırmaklar gibi önümüze katanı alıp gideriz. Yunanı nasıl denize dökmüştük hatırlasana? Ya Çanakkale destanı? İnönü? Kurtuluş Savaşını unuttun mu?  Sanıyorlar ki bu millet uyudu. Kıvama geldi. Ensesine vururuz, ekmeğini alırız. Tamam belki ekmeğimizi de alabilirler. Ama birileri Doğu-Güneydoğu Anadolumuza  Devlet kuracakmış. Bayrak dikecekmiş. İşte artık o noktada bıçak kemiğe dayanır. Çünkü Vatan Toprağı kutsaldır. Çünkü o toprak kanla, gözyaşlarıyla alınmış ve korunmuştur. Şimdi bir iki çapulcuya bırakılmayacak kadar değerlidir. Öyle değerlidir ki; Vatan Toprağı Namustur. Ve biz namusumuza asla dil uzattırmayız. Uzatılan dilleri keser kemerimize takarız.

Zaman öyle bir zaman ki dostlar; bıçak kemiğe dayanmak üzere ve bentler titriyor önümüzde. Taşmak üzereyiz. Eğer taşarsak bu sel tüm ortadoğuya taşar. Tarih yeniden yazılır, sınırlar yeniden çizilir...

Saygılarımla,

Emre C.

Perşembe, Temmuz 05, 2012

Tapduk Emre Diye Biri

Hayat... 
kimi zaman hüzünlü...
kimi zamansa neşe dolu...
tıpkı oğlum gibi. (canım benim) 
Hayat=ailem




 Ben de herkes gibiyim. (normalim desem inanır mısınız?) Benim de üzüldüğüm zamanlar oluyor. Kahkahalarla güldüğüm de. Yağmuru izlerken ben de büyük zevk alıyorum sizler gibi. Ama ahmak gibi ıslanmak bazen beni de deli edebiliyor, saklamıyorum. 

 Gördüğüm herşey bende iz bırakıyor. Pek çok şeye anlamlar yüklemeye çalışıyorum. Gördüklerim kimi zaman rüyalarımda da boy gösteriyor. (rüyalarımda korktuğum da oluyor) Geçen gece rüyamda köpek balıkları, balinalar ve yunus balıkları gördüm. Hatta yunus balıklarını okşadım. Hemen internetten anlamına baktım. Pek çok yerde hayra yoruyorlar. Eşim rüyayı hayra yor ki hayırlı olsun der. (bitanem) Belki de haklı. Olumlu düşünmek güzel şeyleri çağırabilir hayatımıza. Fakat ben de sizin gibi o ''an'' ı bekleyenlerdenim. Hani hepimiz bir anda bir yerlere gelmek isteriz. Bir yerlerde görünücek, bir yerlerde duyulacağız ve bir anda ''önemli'' biri oluvereceğiz. Bir gün birisi internetten bir yazımızı okuyacak ve bize kitap teklifi ile gelecek. (aslında bu çok uzak değil. bugünlerde pek çok blogger'ın kitapları yayımlanıyor) Benim anlatmak istediğim aslında daha da büyük bir şey. Hadi itiraf edin hepiniz(hepimiz) kendimizi seçilmiş zannediyoruz. Ama şu an üzülerek söylemeliyim ki hiç birimiz bir Atatürk, bir Gandhi, bir Mevlana ya da Yunus değiliz. Zaten böyle muhteşem şahsiyetler olsaydık şimdiye kadar ışığımızla kendimizi farkettirirdik. 

*** 

Hayellerinizi yıkmışken araya girmek istiyorum. (Hayallerinizi yıkmaya birazdan devam edeceğim). Son günlerde benim kafamı başka bir şey kurcalıyor. Bir Yunus Emre sevdalısı olarak, onu çok az tanıdığımı farkettim ve araştırmalara başladım. Ama karşılaştığım ilk şey onunla ilgili zaten çok sınırlı bilginin olmasıydı. Belki de Yunus Emre de böyle olmasını isterdi fakat hakkında bilgi toplamak gerçekten çok güç. Eğer siz de Yunus Emre' yi anlamak istiyorsanız göreceksiniz ki kaynak bulmakta zorlanacaksınız. Ahmet KABAKLI' nın Yunus Emre ilgili yazdığı bir kitap geçti elime geçenlerde. Kitabı henüz bitiremedim. (ama kütüphaneci teyze kızmasın diye erkenden bitirmem gerek.) Kitapta Yunus' un hayatı, yaşayışı ve felsefesi verilmeye çalışılmış. Bana ilginç gelen hususlardan bir tanesi Tapduk Emre ile ilgili. Tapduk Emre bildiğiniz gibi Yunus' u Yunus yapan kişi. Onun hocası, dervişi, herşeyi... Kırk yıl dergahında hizmet etmiş Yunus ve bir gün bile eğri odun götürmemiş. Böylesine çok seviyor hocasını. Fakat Ahmet KABAKLI aslında Tapduk Emre diye birinin olmadığından bahsediyordu. Ona göre Tapduk Emre belki Allah'ın ta kendisiydi. Yunusun bir çok şiirinde Yaradana olan aşk vardır. Bu aşktır Yunus' u yakan kavuran. Bu aşktır Yunus' u yollara düşüren. Yunus bu aşk ile yanmış, pişmiş ve olmuştur. Tapduk Emre var mı yok mu bilemeyiz ama Yunus Emre diye biri gelip geçti bu dünyadan. Ve ben kendimi onun doğduğu, büyüdüğü topraklarda yaşamakla şanslı hissediyorum. (Fakat Tapduk Emre konusu gerçekten ilginç bir konu) 

 *** 

Nerede kalmıştık? Dediğim gibi istisnalar hariç, hiçbirimiz o özel kişiler değiliz. Ama aslında bir o kadar da özeliz ve vazgeçilmeziz. Annemiz, Bababamız, Eşimiz, Çocuklarımız için dünyalara değişilmeyiz. Bu laflar sizi kesmedi farkındayım. Şunu da söylemek isterim ki belki de siz seçilmiş kişisiniz. Bir gün Türkiye'nin hatta dünyanın kaderi sizin elinizde olabilir. O zaman şunu sormak istiyorum: 

Buna gerçekten hazır mısınız? 

Emre C. 

Bir adamın uzun ve sıkıcı hikayesi 
(Hayatımı yazsam roman olmaz) 
 

Salı, Haziran 26, 2012

Teoman Müziği Neden Bıraktın?

Teoman'ın bir şarkısı vardı. Neydi o? Bir bar taburesinde geçiyordu hani. Neyse ne. ''Barmen bir şarap verir misin bana'' diyorum. Derhal bir bardak geliyor önüme. Barmen uyuz. Ben gıcık. Bar ise galiba biraz soğuk. Paltomu getirin diye bağırıyorum.
Getiriyorlar.
Giyiyorum.
Etrafıma şöyle bir bakıyorum. Tek paltolu benim galiba. Yanlış anlaşılmasın ''paltolu'' derken...(palto da neymiş yaa? Tekrarla bak: pal to- pal to ..to pal to pal oluyor bir süre sonra) Yani bu kadar üşüyen bir tek benim anlamında. Anlatamadım mı? Kaçıncı kadeh bu içtiğim? Keşke tabureyle de bu kadar fazla dönmeseydim. Midem bulanıyor. Karşımda ayna var. Yo hayır klişeleri sevmiyorum. Görüntümle dertleşmeyeceğim. Barmenle ise asla! E peki kimle konuşacağım kardeşim ben?

***

Şarabın tadı fena değilmiş. İlk defa içmeme rağmen tadı tanıdık geliyor. Tabiiki tanıdık gelecek ''üzüm'' ulan içindeki diyorum kendi kendime. Görüntümle konuşmasam da yine kendimle konuşacağım galiba. (Eskici baba aylar oldu. Senin yüzünden kendimle konuşuyorum. Alacağın olsun da vereceğin olmasın...)

''Tövbe tövbe. İçmek haram yahu! Benim ne işim var barda?'' diye hayıflanıyorum. Ama cevap veren (tabii ki) kimse olmuyor. Kafamı toplayamıyorum. Kendimi Albert Camus' un ''yabancı''sı gibi hissediyorum. Duygularımı nerede düşürdüysem artık..? Bu kadar içiyorum ama hesap çok tuzlu gelmese bari diye geçiriyorum içimden. Sonra bana geçirmesinler...

Hayır o değil de gerçekten az param var çünkü maaşımın bir kısmıyla (dayanamayıp) kitap aldım. Okuyorum kabul. Okuyorsam alacağım. Orası da tamam. Bunda da anlaştık. Ama hocam ben niye okuyorum? Bir de takıntılarım var. Herkesi ve her kitabı da okumuyorum. Belirlediklerim var. Uzunca bir liste. Liste kabarık. Liste pahalı. (listede çok isim var, anladık uzatma!) Fakat benim vaktim. Vakit var ya vakit. Hani en değerlimiz. Hani ... (Galiba durmam gerek, çok içtim diye düşünüyorum. Baksanıza gereksiz tekrarlara giriyorum) Vaktim az ve değerli hakikaten. Peki bu insanlar bu kadar kitabı ne zaman okumuş? Ben çok mu geç başladım yarışa? Millet ortaokulda ''Sefiller'' okuyordu. Ben ise ''Ökkeş Serisi'' ve ''Afacan Beşler'' peşindeydim. Sonra masallar, hikayeler... Fantastik ve tuhaf hikayeleri ise pek bir seviyordum.

***

En sonunda dayanamayıp bir sigara yakıyorum. İlk içime çekince; birden ve hızlıca, başım döner gibi oluyor. Ama sonra zihnim aydınlanıyor. Kafamda bir şiir beliriyor. Gri ceketimin sol yan cebindeki küçük not defterini çıkarıp şiirimi yazıyorum. (Dur burada. Durdum. Bir soru soracağım. Sor: ''Sen şiir yazmasan dünya dönmeyecek mi?'' Birazdan cevap veririm belki. Bakalım...) Şiir zihnimdeyken daha çok hoşuma gitmişti. Şimdi ise gitmiyor. Silmiyorum da. Belki de bu defterde yüzyıllarca kalacak. Diğerleri gibi. İlk şiirimi 130 yıl önce yazmıştım dün gibi hatırlıyorum. (Kaç yaşında yazdığımı söylersem yaşım ortaya çıkar. Pışık yemezler...) Fransadaydım o yıllar. Şiirim de Fransızcaydı. Şimdi bazen çıkarıp okuyorum. İnanır mısınız tek kelime anlamıyorum. Kendi yazdığım şiire el olmuşum haberim yok. Aslında tam olarak okumak da denmez. Bakıyorum diyelim.

***

''Bakıyorum da çok dertlisiniz'' diyor en nihayetinde barmen efendi. ''Yoo'' diyorum. Haydi buyur burdan yak. E anlat işte derdin neyse barmene belki rahatlarsın. Fakat derdim ne onu da bilmiyorum. Bilsem belki anlatırdım. Tam bir dert değil ama sıkıcı hayatıma anlam katacak bir hikayenin peşindeyim. Onu da bana bu barmen veremez diye düşünüyorum. Benim gerçekten sıkı bir hikaye bulmam lazım. Gözüm barmenin saatine ilişiyor. Kordonu renkli, spor bir saat. Ben ise ne zaman spor saat alacağım diye alışverişe çıksam da; hep klasik bir saat almış oluyorum. Barmen bardakları temizlerken kalkıyorum. Paltomu isteyecek oluyorum ama neden sonra sırtımda olduğunu anımsıyorum. Neyse ki hesap çok kabarık değil ve nihayet sokaktayım.

***

Sarhoş değilim, bu konuda anlaşalım. Üç beş kadeh içtim ve sanırım bir paket sigara içmişim. İlk açık büfeden sigara almalıyım diye düşünüyorum. Çünkü açık havada... (Yahu açıklama yapmak zorunda mıyım? Canım sigara istedi. Neyi açıklıyorum ki, açık hava bilmemne) Kafam güzel ve Teoman geliyor aklıma kaldırım taşlarına basmadan yürümeye çalışırken. Neden bıraktı ki müziği? Lisedeyken çok severdim ben onu. (Yukarıda ilk şiirimi 130 yıl önce yazdım dedim. Lisedeyken Teoman dinlerdim diyorum Saçma olmadı mı? Oldu.) Keşke bırakmasaydı diye düşünürken çıktığım barın önüne geliyorum. Ama ben bu yöne çıkmıştım. Sonra sola döndüm. Sonra tekrar mı sola döndüm? Sonra tekrar sola döndüysem? Bu dönüşler beni yüzde yüz aynı sokağa çıkarmaz ama bir ihtimal çıkarmış olmalı ki sonuç ortada. Arabam neredeydi? Gerçekten şu an bunu düşünecek durumda değilim. Hemen bir taksi çağırıyorum. Taksinin beni yalnızlığıma bu kadar hızlı götürmesi gücüme gidiyor. Apartmanın önündeki çöpleri eşeleyen kedileri def edip en üst kata kadar merdivenleri kullanarak çıkıyorum. Üşenmeden tek tek basamakları sayıyorum. Son saydığımdan bir fazla çıkıyor. Kapının önünde bir süre durup, geriye doğru bakıyorum. Of hiç halim yok tekrar inip saymak için. Zaten bir seferinde bir eksik çıkmıştı. Durum berabere o zaman.
***

Duştan sonra elime listemdeki kitaplardan birini alıyorum. Yüz küsür sayfa. Başlarda sıkıyor ama sonra biraz biraz seviyorum. Sonuna doğru göz kapaklarım ağırlaşıyor. Bu ince kitabı bu gece bitirseydim keşke. Ama olmuyor. Uyku galip geliyor. Ben ise yenilgiye dünden razıyım. Böylesine yenilgilere can kurban.
Uykuyu seviyorum.
Uyuyorum...

Not: Nasıl ki Teoman müziği bıraktı diye dünya durmadıysa, ben de şiir yazmasam dünya durmaz. Duramaz. (istese de)

Emre C.

Bir Adamın Sıkıcı ve Uzun Hikayesi
(Hayatımı Yazsam Roman Olmaz)

Perşembe, Nisan 19, 2012

Kominist Şirin

Bugün hiçbir şey yemek istemiyorum. Dünyanın en iyi yazarı olduğum kanısına ne zaman kapıldım bilmiyorum. Kim bilir kaç yıldır bu ruh halindeydim acaba? Bir kaç kişi bir kaç uyduruk yazımı övdü diye(ki bu bir kaç kişi genelde ailem:kuzguna yavrusu hesabı) kendimi neredeyse Kafkayla bir tutuyordum. (Galiba ve yuh..)

***

Aslında kendimi beğenmiş değilimdir. Mütevazı (bazen fazlaca) olduğum gerçeğini kapımız tırmalayan turuncu kedi bile farketmiştir. (onu görmeniz lazım gerçekten sevimsiz bir kedi) Geçen hafta eskici baba gitti. Pat diye aniden hayatımdan gitti. Bunu yazamadım bile. Neymiş efendim artık büyümüşüm, baba olmuşum da bilmemne...

***

Ben hiç bir zaman büyüdüğümü iddia etmedim ki. Yaşlanıyor olduğumuz gerçeği başka şey bir klasik sıkıcı ''büyük'' olmak ayrı şey. 27 yaşında olmam bir gün ormanda şirinleri bulamayacağım anlamına gelmez. Gelmemeli. Şirinler deyince aklıma geliverdi. Bir arkadaşım şirinlerin kominizme dair öğeler taşıdığından bahsetmişti. İşte hepsinin mavi olması, aynı tip evlerde oturmaları, hepsinin
önceden belirlenmiş işleri olmaları ve herşeyi eşit paylaşmaları gibi. Fakat bir çocuk için bunların ne önemi var ki? O çocuk oradaki sevimliliğe, hayal dünyasını geliştiren olaylara, şirineye, şirin babaya bayılıyor. Ne anlasın küçücük çocuk kominizmden. Ya da onu izlemesi onu kominist mi yapacak? Hiç de bile...

***

Yazının başına dönersek... Bir ara gerçekten iyi yazıyordum kabul ediyorum. Sadece okula gidiyordum. Eve gelip kitap okuyordum, film izliyordum, saçma sapan şekillerde aşık oluyordum. Bunların sonucunda giderek deliriyordum ve bazı cümlelerim gerçekten büyülüydü. (yazdıklarım bir yana otobüste, dolmuşta aklıma gelenler de vardı) Hayatım pek normal değildi. Gençtim. Aşka aşıktım. İşsizdim. Bir odada akşama kadar zaman geçiriyordum ve tanımadığım belki de hiç tanıyamacağım kişilere aşık olup, bir de sonra ayrılıyordum. Acaba kaç tanesi gerçekti, kaç tanesi yalandı, inanın ben bile şu an kestiremiyorum.

Ne olursa olsun. Ucunda delirmek bile olsa yazmak güzel şey. Ben de her sanatçı gibi acılardan besleniyorum sanırım. Kalemim eskisi gibi kuvvetli değilse bilin ki bu hayatımın normal seyretmesindendir. Buna isyan ediyor değilim. (Yahu insan hayatım güzel gidiyor diye isyan eder mi hiç?) Fakat eskisi gibi yazamadığım için üzgünüm. Biraz da yorgun. Artık o 22 yaşındaki yazar olma heveslisi genç yok. 30'larıma yaklaşırken bazen hayellerimi gerçekleştiremeden ölecekmişim gibi geliyor. Hayellerim için çalışıyorum, okuyorum, izliyıorum, düşünüyorum en sonunda Allah' a dua ediyorum. Herşeyin hayırlısı olsun diye. Ama işte yazamamak çok fena. Eski yazılarımı okuyup da bunları ben mi yazmışım demek daha da fena. Artık ilham perisi mi, periliçe mi herneyse gelsin n'olur...(ilham abi nerdesin)

Zaten eskici baba da gitti. Niye gitti, nereye gitti bilmiyorum ama umarım döner...

Döner ya da dönmez...

Herşeyin hayırlısı...
hayırlısı...

Emre C.

Bir adamın uzun ve sıkıcı hikayesi
(Hayatımı yazsam roman olmaz)

Salı, Mart 27, 2012

Bana Bu Kadar Benzemeseydin

bir ok saplandı kalbime
pembe dudaklarındaki
yay gerginliğinden şüpheli
ruhum, üstelik hakim değilim dilime
ben de suçlu olabilirim
bilmiyorum ki
neler söyledim şuursuz saatlerimde
deli değilim henüz
fakat çılgın bir serseri
gibi göründüğüm gerçeğine
martılar inanmış olmalılar ki
çatıya pisleyip kaçtılar
ve ben ilk defa ömrümde
bu kadar ağlamak istedim
boğazımdaki gemici düğümü
ve sarı saçların engel oldular
sana bazen sinir olsam da
seviyorum
keşke bana bu kadar benzemeseydin
benim kadar asi
benim kadar çılgın
ve benim kadar hırçın
olmasaydın belki daha az
kavga ederdik ama seni
bu kadar çok sever miydim,
beni bu kadar çok sever miydin,

sahi saat kaç
kaç dakika var sana,
aşka

Emre c.
23/03/2012
11:13

Cuma, Mart 23, 2012

Bir Martıydım Geçen Gün

Bir martıydım geçen gün
Hangi gündü hatırlamıyorum
Uçtum gökyüzünde
Kanatlarımda gurur
Kanatlarımda hüzün...

***

Nasıl başladı bilmiyorum. Birden gökyüzünde buldum kendimi. Hayal mi gerçek mi sorgulamadım. Şaşırmadım, üzülmedim. Sadece uçtum. Uçtum ve özgürdüm. Sanki beyaz kağıda yazı yazıyordum. Ben kalem olmuştum ve sema da kağıdım. Uçtukça yazıyordum. Yazdıkça...

Uçmak tahmin ettiğimden daha güzel bir duyguymuş. Önce yüzüme çarpan rüzgarla konuştum. Sonra gıdıkladı beni kanatlarımın altından. O zaman kanatlarım olduğunu anladım. Bembeyaz tüylü kanatlarım vardı benim. Bir amacım varmış gibi, sanki ben uçmasam dünya duracakmış gibi uçtum. Çok sevmiştim uçmayı.

Uçarken bulutları gördüm tepemde. Bu pamuk yığınını hep merak etmişimdir. Doğruca içine doğru hareketlendim. Pamuk kadar olmasa da sevimli geldiler bana. Bir iğnenin kumaşta yaptığı gibi bir alttan, bir üstten gittim geldim. Bulutlardan sıkılınca aşağılara inmeye karar verdim. Rastgele bir mahalleye indim. Bir evin penceresine kondum. İçeride yaşlı bir amca vardı. Seksenlerindeydi sanırım. Ben ona bakerken birden koltukta debelenmeye başladı, televizyon izliyordu. Kalp krizi geçiriyor olmalıydı. Bir şeyler yapmak istedim, yapmadım sanılmasın. Ama bir kuştum ben o gün. Bağırdım ama duyan olmadı. Sokak boştu. Duyan olsa da umarsamazdı zaten kimse. Adam yere yığıldı kaldı. Evde kimsesi yoktu garibin. Ya tek yaşıyordu ya da gerçekten kimsesi yoktu. Bilmiyorum. Yerde yatarken yüzü bana dönüktü. Son nefesini verecekti anlamıştım. Bana gülümsedi. Ve gitti. O da uçmuştu belki semaya ama ben göremedim. Kanadımın birini kaldırıp selamladım. Havalandım oradan. Bu tanımadığım adama üzülmüştüm. Yalnız olmadığıma şükrettim içimden...

Havada dalgın dalgın uçarken kanatlarım yoruldu. Tekrar bir mahalleye inmeye karar verdim. Bu sefer şehrin kenarlarında bir yerlere inmiştim. Genelde yoksul vatandaşların yaşadığı bu semte hiç uğramamıştım. Yolum düşmemişti. Tek katlı geceden konma, gündüzden olma bir evin bahçesine süzüldüm. Doğruca pencereye uçtum. Pencerede konacak yer bulamayınca eve bir-bir buçuk metre mesafede bulunan demir parmaklıklara kondum. Buradan da evin içi gözüküyordu. Gözükmez olsaydı. Kanatlarım uçmaz olsaydı da bu bahçeye konmaz olsaydım. Bir adam ve bir kadın vardı odada. Adam kadını dövüyordu. Böyle şiddet görmemiştim. Kadıncağız da yazık alışmış gibiydi. Pek sesini çıkardığı yoktu. Sessizce bu işkencenin bitmesini bekliyodu. Nasıl olsa adam dövmekten yorulur ve her zamanki gibi kahvehaneye çekip giderdi. Bir ara göz göze geldik. Beni farketmişti. Öyle uzun ve öyle derin baktı ki gözlerime, ne demek istediğini anlamıştım. Anlamış ve üzgün olarak havalanmıştım tekrar. Ağlıyordum. İstemesem de ağlıyordum. Rüzgar ne olduğunu sordu bir kaç kez. Demedim hiç bir şey. Usul usul ağladım.

Ben bir şey demesem de rüzgara, o bana kıyamadı ve göz yaşlarımı kuruladı kocaman elleriyle. Sarıldım ona doyasıya. Uçtum ve düşündüm. Ölüm ve şiddet. İçimde ne huzur kalmıştı ne de umut.

Niye uçuyordum ki? İnsanlar niye yaşıyordu hayat bu kadar kötüyken? Umut kalmış mıydı bir yerlerde? Rüzgara ve bulutlara sordum bir kaç soru. Tatmin olmadım ve tekrar dalışa geçtim. Bir ilçenin üzerindeydim. Denizimden uzaktaydım ama içimi bir sıcaklık kapladı. Kesinlikle bu kasabada iyi bir şey görecektim. Bir ev seçmeliydim. Ama korkuyordum. Sonunda bahçeli bir ev seçtim yine. Penceresinde çıkıntı vardı. Bu sefer oraya konabilirdim. Konup içeriyi gözetlemeye başladım. Bir adam kucağında dünya tatlısı bir bebekle salonda bir oyana bir bu yana dönüyordu. Evin halkı da kah gülüşüyor, kah adama bir şeyler söylüyorlardı. İçim sevinçle ve yaşam enerjisiyle doldu. Gördüklerimden sonra umut vermişti bana bu bebek. Adam pencerenin kenarında durdu. Çocuğu kendine çevirip sevmeye başladı. Ufaklık beni farketti. Gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Kısacık bir an da olsa bana upuzun geldi. Bu bebek umut demekti. Hayat devam ediyordu. Ölümün, şiddetin yanında doğumlar da oluyordu. Sonra uçtum gittim o pencerden. Semaya geri döndüm. Bulutlara ve rüzgara da anlattım gördüklerimi. Sevinmiştim. Hayatta pek çok kötülük olabilirdi. Belki istesek de bunlara engel olamıyorduk. Ama hayatta güzellikler de oluyordu. Bir bebeğin dünyaya gelmesi gibi, güneşin yağmur bulutlarının arkasından sırıtması gibi, insanların aşık olması gibi, bir annenin evladını sevmesi gibi, açan bahar çiçekleri, yağmur sonrası toprak, duaya açılan eller, secdeye varan alınlar gibi... Aşk gibi, dua gibi, sevgi gibi... Hayatta hala pek çok güzellik vardı. Görmek için uçmak da gerekmiyordu üstelik. Bakmak yeterliydi. Sevmek yeterliydi.

Bir daha da uçamayacaktım o günden sonra.

Ama yazabilirim. Yazarken de özgürüm. Kanatlarım kelimelerim...

Emre C.