Salı, Mart 27, 2012

Bana Bu Kadar Benzemeseydin

bir ok saplandı kalbime
pembe dudaklarındaki
yay gerginliğinden şüpheli
ruhum, üstelik hakim değilim dilime
ben de suçlu olabilirim
bilmiyorum ki
neler söyledim şuursuz saatlerimde
deli değilim henüz
fakat çılgın bir serseri
gibi göründüğüm gerçeğine
martılar inanmış olmalılar ki
çatıya pisleyip kaçtılar
ve ben ilk defa ömrümde
bu kadar ağlamak istedim
boğazımdaki gemici düğümü
ve sarı saçların engel oldular
sana bazen sinir olsam da
seviyorum
keşke bana bu kadar benzemeseydin
benim kadar asi
benim kadar çılgın
ve benim kadar hırçın
olmasaydın belki daha az
kavga ederdik ama seni
bu kadar çok sever miydim,
beni bu kadar çok sever miydin,

sahi saat kaç
kaç dakika var sana,
aşka

Emre c.
23/03/2012
11:13

Cuma, Mart 23, 2012

Bir Martıydım Geçen Gün

Bir martıydım geçen gün
Hangi gündü hatırlamıyorum
Uçtum gökyüzünde
Kanatlarımda gurur
Kanatlarımda hüzün...

***

Nasıl başladı bilmiyorum. Birden gökyüzünde buldum kendimi. Hayal mi gerçek mi sorgulamadım. Şaşırmadım, üzülmedim. Sadece uçtum. Uçtum ve özgürdüm. Sanki beyaz kağıda yazı yazıyordum. Ben kalem olmuştum ve sema da kağıdım. Uçtukça yazıyordum. Yazdıkça...

Uçmak tahmin ettiğimden daha güzel bir duyguymuş. Önce yüzüme çarpan rüzgarla konuştum. Sonra gıdıkladı beni kanatlarımın altından. O zaman kanatlarım olduğunu anladım. Bembeyaz tüylü kanatlarım vardı benim. Bir amacım varmış gibi, sanki ben uçmasam dünya duracakmış gibi uçtum. Çok sevmiştim uçmayı.

Uçarken bulutları gördüm tepemde. Bu pamuk yığınını hep merak etmişimdir. Doğruca içine doğru hareketlendim. Pamuk kadar olmasa da sevimli geldiler bana. Bir iğnenin kumaşta yaptığı gibi bir alttan, bir üstten gittim geldim. Bulutlardan sıkılınca aşağılara inmeye karar verdim. Rastgele bir mahalleye indim. Bir evin penceresine kondum. İçeride yaşlı bir amca vardı. Seksenlerindeydi sanırım. Ben ona bakerken birden koltukta debelenmeye başladı, televizyon izliyordu. Kalp krizi geçiriyor olmalıydı. Bir şeyler yapmak istedim, yapmadım sanılmasın. Ama bir kuştum ben o gün. Bağırdım ama duyan olmadı. Sokak boştu. Duyan olsa da umarsamazdı zaten kimse. Adam yere yığıldı kaldı. Evde kimsesi yoktu garibin. Ya tek yaşıyordu ya da gerçekten kimsesi yoktu. Bilmiyorum. Yerde yatarken yüzü bana dönüktü. Son nefesini verecekti anlamıştım. Bana gülümsedi. Ve gitti. O da uçmuştu belki semaya ama ben göremedim. Kanadımın birini kaldırıp selamladım. Havalandım oradan. Bu tanımadığım adama üzülmüştüm. Yalnız olmadığıma şükrettim içimden...

Havada dalgın dalgın uçarken kanatlarım yoruldu. Tekrar bir mahalleye inmeye karar verdim. Bu sefer şehrin kenarlarında bir yerlere inmiştim. Genelde yoksul vatandaşların yaşadığı bu semte hiç uğramamıştım. Yolum düşmemişti. Tek katlı geceden konma, gündüzden olma bir evin bahçesine süzüldüm. Doğruca pencereye uçtum. Pencerede konacak yer bulamayınca eve bir-bir buçuk metre mesafede bulunan demir parmaklıklara kondum. Buradan da evin içi gözüküyordu. Gözükmez olsaydı. Kanatlarım uçmaz olsaydı da bu bahçeye konmaz olsaydım. Bir adam ve bir kadın vardı odada. Adam kadını dövüyordu. Böyle şiddet görmemiştim. Kadıncağız da yazık alışmış gibiydi. Pek sesini çıkardığı yoktu. Sessizce bu işkencenin bitmesini bekliyodu. Nasıl olsa adam dövmekten yorulur ve her zamanki gibi kahvehaneye çekip giderdi. Bir ara göz göze geldik. Beni farketmişti. Öyle uzun ve öyle derin baktı ki gözlerime, ne demek istediğini anlamıştım. Anlamış ve üzgün olarak havalanmıştım tekrar. Ağlıyordum. İstemesem de ağlıyordum. Rüzgar ne olduğunu sordu bir kaç kez. Demedim hiç bir şey. Usul usul ağladım.

Ben bir şey demesem de rüzgara, o bana kıyamadı ve göz yaşlarımı kuruladı kocaman elleriyle. Sarıldım ona doyasıya. Uçtum ve düşündüm. Ölüm ve şiddet. İçimde ne huzur kalmıştı ne de umut.

Niye uçuyordum ki? İnsanlar niye yaşıyordu hayat bu kadar kötüyken? Umut kalmış mıydı bir yerlerde? Rüzgara ve bulutlara sordum bir kaç soru. Tatmin olmadım ve tekrar dalışa geçtim. Bir ilçenin üzerindeydim. Denizimden uzaktaydım ama içimi bir sıcaklık kapladı. Kesinlikle bu kasabada iyi bir şey görecektim. Bir ev seçmeliydim. Ama korkuyordum. Sonunda bahçeli bir ev seçtim yine. Penceresinde çıkıntı vardı. Bu sefer oraya konabilirdim. Konup içeriyi gözetlemeye başladım. Bir adam kucağında dünya tatlısı bir bebekle salonda bir oyana bir bu yana dönüyordu. Evin halkı da kah gülüşüyor, kah adama bir şeyler söylüyorlardı. İçim sevinçle ve yaşam enerjisiyle doldu. Gördüklerimden sonra umut vermişti bana bu bebek. Adam pencerenin kenarında durdu. Çocuğu kendine çevirip sevmeye başladı. Ufaklık beni farketti. Gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Kısacık bir an da olsa bana upuzun geldi. Bu bebek umut demekti. Hayat devam ediyordu. Ölümün, şiddetin yanında doğumlar da oluyordu. Sonra uçtum gittim o pencerden. Semaya geri döndüm. Bulutlara ve rüzgara da anlattım gördüklerimi. Sevinmiştim. Hayatta pek çok kötülük olabilirdi. Belki istesek de bunlara engel olamıyorduk. Ama hayatta güzellikler de oluyordu. Bir bebeğin dünyaya gelmesi gibi, güneşin yağmur bulutlarının arkasından sırıtması gibi, insanların aşık olması gibi, bir annenin evladını sevmesi gibi, açan bahar çiçekleri, yağmur sonrası toprak, duaya açılan eller, secdeye varan alınlar gibi... Aşk gibi, dua gibi, sevgi gibi... Hayatta hala pek çok güzellik vardı. Görmek için uçmak da gerekmiyordu üstelik. Bakmak yeterliydi. Sevmek yeterliydi.

Bir daha da uçamayacaktım o günden sonra.

Ama yazabilirim. Yazarken de özgürüm. Kanatlarım kelimelerim...

Emre C.