Pazar, Ekim 20, 2013

Sır Dağı

Yüzümü ılık suyla yıkadıktan sonra aynaya bakıyorum nihayet. Gözlerime bakıyorum önce. Göz göze geliyoruz. Sonra burnuma, ağzıma ve yer yer beyazlamış saçlarıma takılıyor gözüm. (Yaşlanıyoruz cancağazım) İçimden bir türkü söylüyorum. Yanık bir türkü. (Muhakkak içinde ''turnalar'' ya da ''ılgıt ılgıt esen seher yeli'' geçiyor) Gülümsemeye çalışıyorum. Zor da olsa başarıyorum. (Son iki yıldır o kadar çok çalışıyorum, öyle çok koşturuyorum ki, aynada kendime şöyle bakmayı bile unutmuşum) Zayıflamışım sanki son aylarda. Yüzümde çizgiler belirmeye başlamış. Bağıramadıkça, içime attıkça, beyazlarım ve çizgilerim artmış.

Bazen beni kimsenin anlamadığını düşünüp daralıyorum. Oysa herkes biliyor nasıl bir yoğunluğun içerisinde debelendiğimi. Sıkıntı-stres hat safhada. İşte tüm bunlar yüzüme de yansıyor haliyle. Böyle zamanlarda güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum. İleride her şey çok güzel olacak diyorum. İstediğim yerde olacağım. Pek çok şeyi başarmış olacağım. (Hani 'zafere giden yolda çekilen çile kutsaldı') Oysa bu hengamede o ''istediğim yere'' varmak için çalışamadığımın, doğru adımları atamadığımın farkında değilim. Nihayet farkına varınca da bir boş vermişlik sarıyor bünyemi. Daha çok sıkılıyorum. Sanki büyük bir makinanın içindeyim. (Hayat belki de) Bu makinanın dişlileri arasında sıkışıp kalmışım. Tezat şu ki; makine kati suretle bozulmuyor. Bana rağmen dönmeye, işlemeye devam ediyor. Diğer dişlilerin arasında da pek çok insanlar var. Onlar da sıkışmışlar, debelenip duruyorlar. Makinanın başka kısımlarında da insanlar var. Onlar rahat görünüyorlar. Dertsiz, tasasız gibiler. Acaba öyle mi? Hakikaten şu hayatta dertsiz, tasasız insan bulmak mümkün mü? Sanırım hayır. Bana dertsiz gibi görünüyorlar. Bazen gıpta ediyorum onlara. İnsanım çünkü. Unutuyorum ki onlar da insan ve dertsiz bir insanoğlu yok. Bununla ilgili şöyle bir hikaye beliriyor dimağımda. (Masal belki de...)

''Vakti zamanında köyün birinde bir adam yaşarmış. Bu adam çok dertliymiş. Ne yapsa dertlerine çare bulamıyormuş. Köydeki herkesten akıllar alıyor, bir de bunları uyguluyormuş. Ama dertleri bir türlü azalmıyormuş. Köyün ileri gelenleri de bu duruma üzülüyorlarmış. Sonunda çocuğu kasabaya yollamaya karar vermişler. Oranın ileri gelenlerine danışırsa belki onlar yardımcı olabilir diye. Adam yola koyulmuş ve günler sonra kasabaya varmış. İleri gelenlerin meclisini bulmuş. Yeterince dinlenip, karnını doyurduktan sonra onlara dertlerinden bahsetmiş. Adamın dertlerine onlar da bir çare bulamamışlar. Ama içlerinden en yaşlı olanı ortaya bir fikir atmış. Uzaklarda sır dağının tepesinde bir mağarada bir ihtiyarın yaşadığını, bu adamın dersiz-tasasız olarak bilindiğinden bahsetmiş ve ona gitmesini tembihlemiş. Belki ona giderse dertlerinden nasıl kurtulabildiğini öğrenebilirmiş. Bizim adam yanına yeteri kadar yiyecek ve su aldıktan sonra tekrar yola koyulmuş. Sır dağına varmak da çıkmak da kolay değilmiş. Adam çıkana kadar yorulmuş, üşümüş, hasta olmuş, iyileşmiş, mevsimler dönmüş, nice yıldızlar sönmüş. Sonunda adam bir ilkbahar sabahı sır dağının tepesindeki mağaraya ulaşmış. Mağara karanlık olduğundan hemen oracıkta bir ateş yakmış. Bahsedilen ihtiyarın mağaranın bir köşesinde oturduğunu fark etmiş. Hemen yanına koşmuş. Fakat ihtiyarın ölmüş olduğunu anlamış. İhtiyar elinde bir defter tutmaktaymış. Defterin tozlarını silkeleyip başlamış okumaya. Okudukça üzülmüş. Üzüldükçe ağlamış. Defterde sonlara yaklaştıkça ihtiyarın bu dağa neden geldiğini anlamış. Onun amacı da dertlerinden kurtulmakmış. Okumaya devam etmiş. Sonlara doğru bu sır dağı macerasında güzel günler geçirdiğinden ve artık şu dertli ömründe sona yaklaştığından bahsediyormuş. İhtiyar öleceğini biliyormuş. Son sayfada ise şöyle yazıyormuş. ''Şu ömrümde nice yerler dolaştım, nice insanlar tanıdım. En dertli kendimi bilirdim. Ama şu son dakikalarımda anlamak nasip oldu ki dertsiz insanoğlu yok. Derdi veren dermanı da veriyor. Ben dermanı yanlış diyarlarda aramışım. Aslında derman dualarımda gizliymiş. Derman duaymış, imanmış...'' 

Yazının bundan sonrası okunmuyormuş. Buradan sonra ihtiyarın son nefesini verdiğini anlamış. Adam mağaradan çıkıp manzarayı seyre dalmış. Nice nice şehirler, kasabalar, köyler görünüyormuş bu dağdan. Yüksekte olduğundan her şey gözüne ufacık gözükmüş. Dertleri de öyle. Şimdi tüm sıkıntıları çözülebilir geliyormuş kendisine. Arınmış bir şekilde dağdan inip, köyüne dönmüş. Bundan sonra dertlerine üzülmek yerine çareler aramaya başlamış. Bol bol dua etmiş. O' na sığınmış. Masallardaki gibi hep mutlu olmasa da dertleriyle bile mutlu olmayı öğrenmiş. Yaşayıp gitmiş...''

Bu hikayeden kendime dersler çıkarmalı mıyım, bilmiyorum. Sanırım ben de sıkıntılarımla yaşamaya alışmalıyım. Çünkü hakikaten dertsiz insanoğlu yok.

Selam ve dua ile...

Emre C.